Buket Uzuner: Atiye'nin intihal olduğunu okurlarım haber verdi

Yazar Buket Uzuner, çok izlenen Atiye dizisinin kendi romanından intihal olduğunu iddia ederek, olayı mahkemeye taşıdı. Uzuner ile buluştuk. İlk izlediği andaki duygularını anlattı Uzuner: "Çocuğunuzu kaçırıp, saçını, kıyafetini ve adını değiştirerek başka bir aileye evlatlık vermişler ve annesi olarak bunu görüp çok üzülüyor, ne yapacağınızı kara kara düşünürken birden sizi tanıyan komşular ve şehir halkı toplanıp: “biz şahidiz bu sizin öz kızınız.” diyor. Öyle derin bir üzüntüm var, yemin ederim."

03 Ekim 2020 Cumartesi, 17:24
Abone Ol google-news

- Atiye dizisinin, “Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları" adlı serinizin ikinci kitabı “Toprak” romanıyla büyük benzerlik olduğunu iddia ediyorsunuz. Ve intihal davası açtınız. Okuyan ve izleyen herkes bunu rahatlıkla gözlemleyebilir. Sizi kimse aramadı mı, nasıl fark ettiniz? İlk fark ettiğiniz ana gidelim... Şaşırdınız mı?

Evet, benim “Tabiat Dörtlemesi” başlığı altında 12 yıldır yazdığım, okurlar arasında “Defne Kaman’ın Maceraları olarak tanınan Su, Toprak Hava ve Ateş (henüz yazılmakta) adlı romanlarının hepsinin ana karakterleri olan “Defne Kaman”, anneannesi “Umay Nine” ve arkeolog “Güneş Aytan” başta olmak üzere birçok kurgusal olay, sembol, öge ve ayrıntı “Atiye” adlı Netflix dizisinde yazarından habersiz, izinsiz ve sözleşmesiz olarak kullanılmıştır, diyorum.  Yani hak, emek, telif hakkı ihlâli, fikir hırsızlığı intihaldir, diyorum. Ülkemizin sanatçı, yazar ve bilim insanlarının fikir ve emeklerinin izinsiz ve habersiz kullanımı yani intihal konusunda pek gurur duyulacak bir sicilimiz yok. Bir dokunun bin haklı “ah” işiteceksiniz.  Aslında intihali ilk ben fark etmedim. Çünkü ben Atiye’yi izlememiştim. Hakikaten bir distopya romanının içine düşmüşüm gibi bir şey yaşadım. Atiye dizisi yayına girdiği gün, bu diziyi benim “Defne Kaman’ın Maceraları” romanlarımdan özellikle “Toprak”tan uyarlanmış bir dizi sanan yüzlerce okur aynı saat içinde sosyal medya üzerinden yazdıkları mesajlarla intihali bana haber verdiler. Hani bu bir roman olsaydı, okurların birer dedektif gibi yazara suç ihbarı yaparak ortaya çıkarttığı intihal” diye yazılırdı, fakat olay gerçekti. Birbirlerini hiç tanımayan okurlar arasında “Sadece ben böyle düşünüyorum sandım ama siz de Atiye ve anneannesi Zühre’de Defne Kaman ve Umay Nine’yi görmüşsünüz değil mi?” şeklinde diyaloglar bana da etiketlenerek yollanmaya haftalarca devam etti. Aynı hafta gazeteciler aradı. Mahallede yolda çevirip, soranlar oldu. Romanın Türk Mitolojisi konusunda danışmanlığını yapan profesörlerden biri aradı. Sonuçta yüzbinlerce okuru, bilimsel danışmanları ve editörleri olan ve 12 yıldır yazılan dört romandan (dördüncüyü henüz yazıyorum) bahsediyoruz.

Atiye yayımlandığı sırada Kıbrıs’ta bir “ekoloji ve edebiyat” seminerindeydim. Diziyi henüz izlememiştim. O gece otele dönünce dört farklı sosyal medya hesabımdan gelmiş yüzlerce mesajı görünce şaşırmaz mıyım? Çok şaşırdım. İstanbul’a dönünce diziyi izledim. Kendi roman karakterimle anneannesini başka bir ad ve meslekle, Atiye adlı bu dizide gördüm. Belki şöyle bir mecazla açıklayabilirim. Çocuğunuzu kaçırıp, saçını, kıyafetini ve adını değiştirerek başka bir aileye evlatlık vermişler ve annesi olarak bunu görüp çok üzülüyor, ne yapacağınızı kara kara düşünürken birden sizi tanıyan komşular ve şehir halkı toplanıp: “biz şahidiz bu sizin öz kızınız.” diyor. Öyle derin bir üzüntüm var, yemin ederim. Beni tanıyanlar bilir, 30 yıldır yazıyorum, okullarda kitaplarım okutulur, romanlarım on yabancı dilde yayınlanmıştır, genç yaşta ülkemizin saygın edebiyat ödülleri almış, okurlarının çocuklarına romanlarından adlar verme onuruna yücelttiği (Defne ve Umay adları dâhil isim annesi olduğum yüzlerce çocuk var) bir yazarım. Bu sevgi ve güven beni çok kıymetlimdir. Bunları beni tanımayanlar için anlatıyorum. Diyorum ki, ben hiçbir zaman sansasyon peşinde olmadım, bunu tercih etmedim, etmem. İntihal sadece maddi, parasal ve kişisel bir sorun değil, emeğiniz, işiniz çalınıyor, içiniz yanıyor. Bu yüzden davacı oldum.

- Romandaki Defne Kaman, Arkeolog Güneş Aytan’ın şifreler kitabı olarak kullanılan Kutadgu Bilig, şifacı bilge anneanne Umay Nine karakterlerindeki benzerlikler şaşırtıcı. Başka benzerlikler de var mı?

Biliyorsunuz Atiye dizisinin kaynağı olarak gösterilen Şengül Boybaş’ın yazdığı bir roman var. O romanı hem bizzat ben hem de “senaryo doktoru” adı verilen senaryo konusunda bir uzman dikkatle okuduk ve üç eser hakkında dava dosyamız için bir rapor hazırlandı. Şunu özellikle belirtmek isterim ki, bizim Şengül Hanım ve romanıyla hiçbir sıkıntımız yok, olamaz. Zaten onun romanındaki Atiye dizideki Atiye’ye benzemiyor; ne İstanbullu bir ailesi ne kız kardeşi ne de anneannesi var. Sevgilisi de yabancı bir ajan. Ama dizideki Atiye bizim Defne Kaman ve Umay Nine’nin aynadaki sureti. Senaristler ve romancılar çok iyi bilir; bir senaryonun ve romanın omurgası ana karakterleridir. İnce Memed’in yerine “Kara Kitap”tan Galip’i veya Kuyucaklı Yusuf’u koyarsanız bambaşka bir roman olur. Bu yüzden Atiye’nin çekilen her yeni sezonu “Defne Kaman’ın Maceraları”nın üzerinden intihali sürdürmektedir. Bu intihal olayının bir başka ibretlik yanı, Atiye dizisinin prodüktörlerinden birinin o diziyi çekerlerken, konudan hiç haberi olmayan beni arayıp “Defne Kaman’ın Maceraları” kitaplarımdan bir Netflix dizisi çekme talebiyle aylarca beni oyalayıp, “intihali perdeleme” ye çalışmış olmasıdır. Bu dava sosyal medya ve basında duyulduğundan beri herkesin gözü önünde okurlardan, sanat ve edebiyat çevresinden gelen desteğin yoğunluğu intihal konusunun ülkemizde nasıl derin bir yara olduğunu göstermiyor mu? Ben kitaplarım dışında gündeme gelmeyi sevmeyen ve gelmemiş bir yazarım. Bu intihal davasını açmamın nedeni kişisel haksızlığa karşı durmaktır. Ve davanın kazanılması çok kişiye emsal olacak diye umuyorum. Avukatım Abdullah Egeli telif hakları konusunda Türkiye'nin en deneyimli avukatlarından biri. Haklı olan kazansın.

- “Defne Kaman’ın Maceraları” Anadolu’nun dört ayrı bölgesinde geçtiği için bir “Anadolu dörtlemesi” olarak da okunabilir. Bu seriyi yazmaya nasıl karar verdiniz? Kadın karakterlerin ön planda olduğu böyle romanlar az değil mi?

Bir “Tabiat Dörtlemesi” olarak 12 yıl önce başladığım “Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları” romanlarında çoğunluktan farklı olduğu için “uyumsuz” bulunarak dışlanan bir kadının maceralarını, içinde yaşadığımız insan eliyle talan edilen tabiat ve iklim felaketi atmosferinde anlatmak hevesiyle yola çıktım. Evet, haklısınız, kadınların ana karakter olduğu romanlar çok az. Olanlar da zaten sonunda erkek yazarları tarafından öldürülüyorlar. Bakınız Madam Bovary’ler, Anna Karaninalar… Diyelim ki, masal veya romandaki kadın karakterler bir prensle veya sultanla evlenecek kadar şanslılar ama onlara bile evlendikten sonra “sarayının kadını” olmak düşer; macera yaşamak yasak. Maceralar sadece oğlan çocukları ve erkekler için mümkün! Harriette değil Harry Potter’lar, Peter Pan’ler kız çocuklarına gelecekleri hakkında fikir vermek için yazılmıştır. Kızlar, en fazla yardımcı olabilir, ev içlerinde birkaç görev ifa etmek ve sonra “iffetli” olarak ölmek zorundalar. İffet erkekte aranmıyor hâlbuki manası “ahlak” ve “namus” demek! Ben çocukluğumdan beri kızların ve kadınların temsil edilmediği edebiyat, sanat ve bilim dünyasında hem okur olarak sonra hem de bizzat yazar ve bilimci olarak bulunmuş, hep bunun eksikliğini yaşamış biriyim. İşte Defne Kaman ve bilge eczacı ve otacı, şifacı anneannesi Umay Nine, bu iki kadın Anadolu’yu dolaşarak bize ait yerel ama evrensel 21.yy sorunları çözmeye çalışıyor, sanki dişi bir Sherlock Holmes ve Dr. Watson gibi maceralar yaşıyorlar. İstanbul, Çorum, Kayseri, Kapadokya ve Mardin (Mezopotamya) ‘da kültürümüzün farklı güzellik ve sorunlarına dişi zekâ ve yetenekleriyle okuru yeni çözümler aramaya ve düşünmeye zorluyorlar.

- Doğaya ağaçlara, canlılara, çevreye, kendimizi benzemeyeni dinlemeye ve anlamaya hiç vaktimiz yok. Kendimizi her tür canlıların efendisi sayıyoruz. Sizin Su, Toprak ve Hava romanlarınızdaysa Türklerin kadim Kamlık geleneğindeki tabiata saygıyı etkileyici bir hikaye ile hatırlatıyorsunuz. Ayrıca bu dörtlemeniz ekofeminist ve iklim-kurgu türlerine de girmiyor mu?

Evet haklısınız. “Tabiat Dörtlemesi” romanlarım insan eliyle yaratılan iklim felaketini merkeze alan ve Anadolu’nun farklı coğrafyalarında geçen modern bir Türkiye Mitolojisi olarak da okunsun diye heves ederek yola çıktım. Heves başka, yapabilmek çok başka. Umarım başarıyorumdur bu dileğimi. Bu romanları kurmaya başladığım 2007’lerde bizim edebiyatımızda “Antroposen çağı”, “iklim-kurgu” (Cli-fi), tabiat dostu olmasının değerini şimdi daha fazla kavrayabildiğimiz kadim kültürümüz Şamanlık/Kam gelenekleri henüz pek fazla görünen kavramlar değildi. Yoğun bir Mevlana dönemindeydik o sıralar. Elbette “tabiat yazını”na bizim edebiyatımızda öncülük eden Hikmet Birand, Yaşar Kemal, Sait Faik, Necati Cumalı, Halikarnas Balıkçısı, Fakir Baykurt gibi büyük ustalarımız vardı, onları şükranla anarım. Ayrıca benim kuşağımdan Latife Tekin de çevreci edebiyata her zaman önem vermiştir.  Benim kafamda, madem ana dilim Türkçe; o halde bu dilin izini sürerek eski yurt Orta Asya/ Sibirya mitolojilerinden yararlanarak (Tolkien de bunu yapmıştır) şimdiki yurt Anadolu’daki Hitit, eski Yunan, Arap, Kürt, Ermeni, Süryani söylencelerine uzanan bir örgüyle, şimdiki zamanda buralı olan bizlerin hikâyelerini anlatmak fikri vardı. Ben hep sayısalcı (fenci) bir eğitim aldığım için Türk Mitolojisi ve romanlarda şifreler kitabı olarak kullandığım Kutadgu Bilig ile  Psikomitoloji konularında cahildim. Bu konunun uzmanlarından dersler, danışmanlık destekleri aldım, kitaplar okudum. Anadolu’da özellikleri nedeniyle seçtiğim Çorum, Kayseri, Kapadokya, şimdi (pandemiden öncesine kadar) Mardin’de yaşayarak yemeklerinden, türkülerine, folklöründen söylencelerine uzanan konularda yerel araştırmalar yaptım, yerli halktan dostlar edindim. Sağ olsunlar çok yardımlarını gördüm.  

Bence Defne Kaman ve Umay Ninesi, şimdiki zamanda yaşayan bizlere tabiatı, hayvanları, suyu, havayı ve toprağı, tüm canları korumamamızı, yoksa kendi türümüz olan insanın yok olacağını hatırlatmaya çabalayan modern mitolojik kahramanlar. Zaten hepimizin sülalesinde erkekler dâhil herkesi yöneten, bilge, şifacı nineler vardır. Onlara Anadolu veya Osmanlı Kadını derler ve onlar aslen mitolojideki Umay Ene’nin torunlarıdır. Mitolojiler yaşanmış olaylardan derlenmiştir. Benim uzun yıllardır savunduğum bir başka kavram da “Kız Neşesi”dir. Binlerce yıldır okuma –yazmadan meslek edinmeye, para kazanmaktan kendi bedenleri hakkında bile söz sahibi olmaya kadar sert yasaklar ve ölümcül baskılarla engellenmesine karşın kadınların zihinlerindeki ateş/ışık ve enerjileri hiç sönmemiştir. Ben bunun tabiatın sadece kadınlara (insanın dişisine) verdiği “her koşulda hayatı yeniden kurma enerjisi” yani “Kız Neşeşi Gücü” diyorum. Sadece kadınlara ait olan bu güç/enerji, aslında tüm felaket ve yıkımlardan sonra insanlığın devamını sağlayan yapıcı, kurucu, şifa verici, devamlıllığı, bereketi kotuyan kuvvettir.  Defne Kaman bizlere “asla ‘kız neşeniz’den vaz geçmeyin, asla onu söndürmelerine izin vermeyin!” diyor.

- Birçok gezi kitabınız var yazarlığınızın yanında sırt çantanızla müthiş yerler geziyorsunuz. Ve bize anlatıyorsunuz. Hâlâ sırt çantanızla geziyor musunuz?

Seyahat, iş, sağlık, eğitim, turizm veya aşk(evlilik) nedeniyle yapılmıyorsa, yani sadece merak yüzünden, üstelik cepte pek para da yokken yola düşülüyorsa bence adı “gezginlik” oluyor. Bu gezginler farklı kültürlerde doğup büyüse de birbirleriyle akrabadır, birbirlerini uzaktan tanırlar. Seyahat gezginler için ihtiyaçtır. Caka satmak, statü kazanmak veya başka amaçlı değildir. Gezginler, kaç şehir ve kıta gezdiklerini saymaz, yemekleri masaya dizip Instagram’a koymaz, ama gezdikleri kendi ülkeleri veya yabancı diyarlardan dostlar edinir, oranın düğün, dernek, bayram, cenaze törenlerini merak eder, katılır, bunları yazar, çizer kaydederler.  Böyle sahiden ve derinden merak ve ilgiyle yapılan seyahatler insanı kökten değiştiriyor. Hani ‘çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?’ diye bir ahret sorumuz vardır ya… Çok okuyan çok bilir elbette ama çok gezen daha iyi anlar. Anlayabilmek, insan zihninin belki de en zorlandığı işlemlerden biridir. Anlamak, insanı vicdani düzeyde yükseltiyor, insanı insan ediyor. Önyargılarınız, ırkçılık olduğunu daha önce anlamadığınız dildeki sözleri ve fikirleri kavramaya başlıyorsunuz.  Bilgisayar oyunlarında ‘level atlamak’ gibi seviyeniz yükseliyor. Evet, 23 yaşımdan beri gezginliğim devam ediyor. Yazar olarak davet edildiğim Türkiye içi veya yabancı diyarlarda hâlâ merakla geziyor, görüyor ve anlamaya çalışıyorum. En son Ekvador’daki kitap fuarından sonra biyoloji öğrenciliğimden beri çok merak ettiğim Galapagos Adaları’na gitme şansım oldu.

- Pandemi dönemi bittiğinde daha güzel günlerde planınızda ilk neresi var?

Ateş romanının geçtiği güzel Mardin, çok özlediğim Kaş ve uzaklarda sevdiğim bir şehir… Fakat benim için dünyanın bütün güzel şehirleri İstanbul’a geri döneceğim için güzeldir. Bunu latife ya da söz sanatı olsun diye söylemiyorum, bu sözüm, pek çok kıtayı gezmiş, birkaçında hayat kurmuş ve yaşamış bir gezginin çok samimi düşüncesidir.

- Sokak yemeklerini seviyor musunuz? Gezilerde gittiğiniz ülkenin/şehrin yemeklerini yerel mutfaklarından tatmayı seviyor musunuz?

Sokak yemeklerini severim. Fakat erken yaşlarda mikrobiyoloji ve parazitoloji okuduğunuz zaman sanitasyon konusunda biraz titiz oluyorsunuz. Mesela, Marakeş ve Kazablanka’da sokak yemeklerini yüksek ateşte piştiklerini gördüğüm için afiyetle yemiştim. Yani dikkatli olarak yenebilir. Sokak yemeklerinin tadında sihirli ve farklı bir lezzet vardır, çünkü asıl hayat sokaktadır. Fakat Pandemi günleri bu konuyu konuşmaya uygun değil, izninizle bu kadar yanıtlıyorum.

Buket Uzuner (solda)

- Yeni keşfettiğiniz yerlerde kültürünü özümserken beğendiğiniz yemeklerin tarifini ister misiniz?

Yemek yemek, hayatta kalmanın ilk şartlarından ama aynı zamanda her yemek o coğrafyanın, kültürün ve zevkin bir özeti. Yemek, insan uygarlığının bir göstergesi. Elbette her şehrin özgün yemeğini (içinde bana ters düşen bir gıda yoksa) tadarım. Çok beğendiysem tarif sorarım, ama sevmediklerim dâhil yeni bir yemek yerken mutlaka içinde neler olduğunu merak ederim.

- En çok etkilendiğiniz hep olsa da yesem dediğiniz dünya mutfağı?

İnsan, nereye giderse, yerleşirse yerleşsin, en çok kendi çocukken edindiği damak tadına uygun mutfakları seviyor. İlk gençliğimde İskandinavya’da (öğrenci olarak) uzun yıllar yaşadım. Onların deniz ürünü zengini mutfağını sevdim. Tabii deniz yerine okyanus olduğu için oradaki deniz ürünü her şey çok iridir. İlk kez orada bizim Akdeniz Mutfağı zenginliği, zeytinyağlılar, sulu ev yemeklerinin eksikliğini farkına varmıştım.  İklim, coğrafya müsait değil, ne zeytin ağacı ne üzüm bağı yok! Zeytin ve üzüm varsa orası Akdeniz’dir. Biraz sıkıntı çektim ama insan adapte olabilen bir canlı. Sorunuzun yanıtı dünya mutfaklarından her birinden birkaç yemek severim, mesela ekşi-tatlı Çin yemekleri, İsviçreli Peynir Fondü gibi ama tercihim dünyanın cenneti olan Akdeniz ve bizim Türk-Osmanlı mutfağıdır. Bunun hamasetle ilgisi yok. 30 yıllık gezginlik deneyimim ardından söylüyorum. Düşünün şöyle tatlı tatlı karamelize soğanlı muhteşem bir ”imambayıldı”, bol sarmısaklı yoğurtlu mantı, yoğurtlu-naneli-kırmızı biberli düğün çorbası ya da ekşi erikli yahni: eşsiz Alluciye (Mardin yemeği) bunların hepsi aynı ülkenin mutfağında bulunuyor. Bu olsa olsa Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bulunabilen bir mucizedir. Ne şanslıyız.

- Aile sofralarınız nasıldı?

Her şeyden önce aile soframız neşeliydi. Bence ne yediğimiz kadar nasıl yediğimiz de çok çok önemlidir. Huzuru ve sevgisi olmayan sultan sofrası, üzerinde altın kadehler, uzak diyardan egzotik meyveli olsa neye yarar? Dört kişilik bir aileydik. Babam, hava raporunu dinlerken veya izlerken sessiz kalmamız şartıyla yemekte her şey serbestti. Babamın meteoroloji turkusu muhteşemdi, evde barometre, pencere dışı ve içinde termometre vardı. Yemeklerde kardeşimle çok gülerdik. Ben domatesli pilavdan tabağıma kuleler yapmayı severdim, sonradan arkadaşlarıma aileleri tarafından  “yemekle oynanmaz!” dendiğini öğrenmiştim. Bizde ziyan etmemek şartıyla pilav kulesi şerbetti. (gülüyor) Annem için yemek masasında çocuklarının sağlığı için mutlaka salata, yoğurt ile zeytinyağlı yemek olmalıydı. Babamsa etli yemek olmazsa doymayan bir Anadolu insanı. Et ve sebze konusunda didişirlerdi ama Pazar günleri tartışmasız balık günüydü. Bizim kuşaklarda balık pahalı değildi. Denizlerimizdeki hayatı bencilce yok etmemiştik henüz. Balığı babam pişirir, mutfağı darmadağınık bırakırdı. Balıkla mutlaka tahin helvası yenirdi. Bunun balıktaki iyotun yaratacağı halsizliğe karşı kan şekerini dengelediğine dair annemin açıklamaları her Pazar tekrar dinlenirdi. Annem, her şeyi bir hikâye gibi anlattığı için sonunda ne olacak diye merak ederdik. Annem, tıpkı “Umay Nine” gibi her şeyin mutlaka bir nedeni ve hikâyesi olduğunu bilen, bilgisini paylaşmayı seven, eczacılık değil ama Dil tarih Coğrafya Fakültesi’nde (Ekrem Akurgal’ın öğrencisi olmuş) arkeoloji okumuş bir kadındı. Annem gökteki yıldızların adını bana beş yaşımdayken öğretmişti. Dedesi bir Mevlevî şairi ve gezgindir. Ben memur çocuğuyum, zengin değildik, aylık aile bütçesi çocukların önünde yapılır, önceliklere göre tüketirdik. Annemin “sihirli güçleri”  yani “kız neşesi” ve enerjisi sayesinde iki havuç rendesi, birkaç salatalık ve maydanozla bile yaptığı muhteşem salatalara mutlaka zeytinden göz ve domatesten gülen ağız ekler, yemeğe küçük dokunuşlarla sanat katardı. Çocuklar için bu ayrıntılar çok önemlidir.  Annemi 6 yıl önce yitirdim ama biliyorsunuz hepimizin hücrelerinde enerji santralleri olan Mitokondriler bize sadece annelerimizden geçer. Yani hepimizin içinde annelerimiz yaşamaya devam eder, milyonlarca yıldır bu böyle. Bize ninelerimizden kalan büyük miras “Kız neşesi”nin merkezi belki de budur ?

- Nasıl bir çocuktunuz?

Eğlenmeyi, hayal kurmayı, oyun oynamayı ve durmadan yarışmalara katılmaya seven iddialı bir çocuktum. 1960’larda çocukken büyünce astronot olmayı isteyen, ikinci tercihi denizaltı kaptanlığı olan bir kızdım. Hatta bir yaz sadece vitamin haplarıyla yaşamayı planlayarak kendimce astronot eğitimine başlamıştım. Annem aç kalacağım diye çok üzülmüş, babam “aç kalınca yer, merak etme!” demiş ama ikisi de bana “kızlar astronot olmaz!” dememişti. Yani istersem her şey olabileceğimin güven ve desteğini alarak büyüyen bir kız çocuğuydum. Bu en büyük şanslarımdandır. Tabii genç kızlığa adım atınca ilk büyük aşkım olan babam, birden feci bir korumacılığa girişti, çok bunaldık karşılıklı ama o sıkıntıları ben üniversiteye başlayınca onun olgunluk göstermesiyle aştık. Ben hep oğlan çocuklarıyla büyüdüm. Kardeşim ve kuzenlerim hepsi oğlan çocuğudur, sokakta da oğlan çocuklarıyla oynamayı severdim ama kızlarla ip atlamada da iddialıydım. Ailenin baba tarafının tek kız torunu olarak mecburen oğlanlarla nasıl başa çıkılması gerektiğini mecburen küçükken öğrendim. Hayatın her alanı, sanattan akademiye, edebiyattan iş dünyasına sadece bizde değil dünyanın her yerinde hâlâ çok erkek egemen olduğu için bu bir avantaj oldu sanıyorum Babaannem beni “onlar diken, sen çiçeksin, buketsin.” diye severdi. Hep bir kız kardeşe hasrettir gönlüm. Annem kendinin ve benim kız kardeş hasretini ikimiz için de kısmen gidermiştir. Okullarda yaramaz ve dik başlıydım ama hiç disipline verilmedim çünkü notlarım yüksekti, dereceyle geçer, fakat hiçbir eğlenceden geri kalmaz, tiyatro, folklor, müzik, fotoğraf kolu/kulübü ne varsa üyeydim. Sevgi Soysal, bana sadece edebiyatçı olarak çok yakın bir ustam değil, kişiliğiyle de kendime benzettiğim, rol modellerimden biridir. Onun gibi meraklı bir “yaşam oburu” olduğumu düşünürüm.

- Yapmaktan büyük keyif aldığınız yemeğin tarifini bizimle paylaşır mısınız?

Yolda adlı kitabımda yedi farklı ülkede yolda geçen hikâyeler anlattım ve her hikâyenin sonunda o ülkenin mutfağından bir yemek tarifi verdim. Örneğin “Juan Goytisolo ve Madrid Limuzini” adlı öykünün arkasında İspanyol Paella (pilavı), “ Miyako San ve Hiroşima Uçağı” adlı hikâye ardından Japon çöp şişi  “Kushi Age” tarifleri var. Deneyen okurlar bana yazarlar. Sevdiğim yemekleri de yukarıda ballandırarak anlattım zaten.