“Tarih en belirsiz dönemdir, çünkü her gün yeniden yazılır.”
Yılın ilk haftasında gelen ekonomik yorumlar bu deyimi anımsatıyor. Bu yorumlarda ekonomik büyüme verilerine, borsa indekslerine bakanlar, “uzun durgunluğun” kimilerine göre 2010’da, kimilerine göre de 2016’da bitmiş olduğunu açıklıyorlar: “yakın tarihin en uzun ekonomik toparlanma dönemi momentum kazanıyor”muş.
Ya kredi olmasaydı
Bu “olumlu” verilerin başında, borsa indekslerindeki, Dow Jones’u 25.000 düzeyine kadar iten canlılık geliyor. Ancak, genelde aşırı iyimserliğiyle bilinen The Economist, ABD mali piyasalarındaki yıllık ortalama kâr haddinin yüzde
32.4 çıkmasına bakarak kaygılanıyor. Bu orana, bir kez 1929 Eylül’ünde (çöküşten bir ay önce), bir de 1990’ların sonunda internet şirketlerinin hisselerindeki balon patlamadan az önce ulaşıldığına dikkat çekiyor. Bank of America-Merrill Lynch’in fon yöneticileri arasında yaptığı son araştırmaya katılanların yüzde 45’i borsanın; yüzde 83’ü de hazine bonolarının aşırı değerli olduğunu düşüyormuş. Financial Times’dan Gavin Davies de bu “uzun toparlanma” izlenimini yaratan verilerin devrevi ve geçici bir durum olabileceğini düşünüyor. Finansal piyasaların en büyük oyuncularından, Citigroup, Pacific Investment Management Co. ve Pimco da müşterilerini, dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin kaygı duymaya devam etmek için hâlâ yeterli neden olduğu konusunda uyarıyor.
Prof. James Galbraith de son büyüme oranlarının tüketici talebinin gücünden, Dow Jones’daki dramatik artışların da şirketlerin, düşük faiz, mali genişleme ortamında eriştikleri fonları kendi hisselerini satın almakta kullanmalarından kaynaklandığını düşünüyor. Tüketim harcamalarına dayalı büyümenin sürdürülemeyeceğini vurgulayan Galbraith, prodüktivite ve özel sektör yatırım artış oranlarının hâlâ çok düşük olduğuna dikkat çekiyor.
Dünya ekonomisinde toplam borç stokunun 2016-2017 döneminde 16 trilyon daha artarak, 233 trilyona ulaşmış olması da, “büyük durgunluk” bitiyor izlenimini veren olguların bu büyük borç dağının üzerinde şekillendiğini düşündürüyor. Global türev piyasalarının (spekülasyon araçlarının) toplam hacmi de hâlâ, bir hesaba göre 600 trilyon dolar, bir başkasına göre 1.2 katrilyon dolar düzeyinde...
Şimdi, merkez bankaları mali genişleme dönemine son vermek isterken, The Economist’in deyimiyle “dünya ekonomisini tatsız sürprizler bekliyor olabilir”. Bu yüzden olacak Atlanta Fed başkanı da pazartesi günü, mali genişlemeden çıkışın çok yavaş ve dikkatli bir biçimde ilerlemesi gerektiğini söylüyordu.
Teoriye dönersek
Bir sermaye birikim rejimi tükendiğinde, kârlar düşerken sermaye, birikim sürecini, bir taraftan yeni avlanma “alanlarına”, diğer taraftan da krediye ve giderek spekülasyona, sanal (fiktif) yatırım araçlarına yönelerek sürdürmeye çalışır. Bu sırada, bazen ekonomik büyümede görülen toparlanmalar, krizin aşılmasına değil ötelenerek yönetilmesine ilişkindir.
Krizden çıkışın ilk işareti büyük borç yükünün ve spekülatif balonların temizlenmesi, ikincisi de yeni bir sermaye birikim modelinin doğmaya başlamasıdır. Bu iki süreç başlamış olsa bile bir 3. süreç daha var.
Keynes, 1932’de yazarken “bu kez ucuz para döneminin uzun durgunluktan çıkmaya yeteceğinden emin değilim... yeni yatırımları teşvik etmek için devlet müdahalesi gerekecek... Eskiden bu ancak savaş dönemlerinde gerçekleşirdi.... Geçmişte, sık sık bizi durgunluktan çıkarması için bir savaşı beklemek zorunda kaldık...” diyor, bu kez işbirliğinin, düzen kurucu iradenin öne çıkmasını umut ediyordu. Ne yazık ki, ekonomik süreçlerin zamanı ile siyasi süreçlerin zamanı çoğu kez birbiriyle uyumlu olmuyor.
Martin Wolf’un Financial Times’daki “Dünya ekonomisi iyileşiyor ama jeo-politik durum hâlâ gergin” saptamasıyla başlayan “Yeni dünya düzensizliği ve parçalanmış Batı” başlıklı yorumu tam da bu durumu yansıtıyor.
Bence, bu kapitalizm bu krizden çıkamaz! Başka bir kapitalizm ya da kapitalizmden başka bir şey gerekiyor. İkisi de şimdilik ufukta görünmüyor.
‘Büyük durgunluk’ bitiyor mu?
Yazarın Son Yazıları
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.
Busan’daki Trump-Şi zirvesi, yalnızca iki ülke arasındaki ticaret savaşında geçici bir ateşkes anlamına gelmiyor; aynı zamanda, 21. yüzyılın jeopolitik dengelerinde güç, liderlik gibi kavramların yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Zirvenin sonunda Trump’ın “12 üzerinden 10’luk bir görüşme” sözleri, Şi’nin ise “Dev gemiyi birlikte yönetiyoruz” vurgusu, ”yeni” bir durumu sergiliyor: Amerika artık “tek süper güç” değil.
Gözlerimizi gerçeğe açmamız gerekiyor.
Z kuşağının emeğin, doğanın, LGBTQ ve kadın haklarının değersizleştirilmesine, ırkçılığa gözetim kültürüne ve kurumsal otoriterliğe karşı zaman zaman isyana varan direnişi, yalnızca bir kuşak çatışması değil, sermayenin denetim kapasitesini sınırlayan tarihsel bir başkaldırı biçimi. Tam da bu nedenle, işletmelerinde kontrolü yitirme korkusu, teknoloji sermayesini giderek demokrasi düşmanı, hatta faşizan reflekslere sürüklüyor.
İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.
Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu.
Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum.
Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi “bugünden daha iyi” (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı.
Bu kez şanslıyım, önümde iki fotoğraf var. Meclis’in açılışında ve akşamında verilen davet sırasında çekilmiş bu fotoğraflar bugünkü siyasi şekillenmenin, “sağını-solunu”, çok güzel betimliyorlar.
Cumhurbaşkanının ABD ziyareti, MAPEG’in, 33 ilin topraklarını doğrudan madencilik yatırımlarına açması emperyalizm tartışmalarını yeniden canlandırdı.
Bilimde bazen bir sıçrama yalnızca araştırmacıların dar çevresini değil, tüm insanlığın geleceğini etkiler. 2020’de DeepMind’in geliştirdiği AlphaFold sistemi böyle bir andı.
“YZ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil.
Tsiridis’in çalışmasının en güçlü yanı, somut tarihsel analizleri belgelerle destekleyerek sivil toplumun (çoğunlukla göz ardı edilen) rolünü vurgulaması.
Dünya siyaseti ve ekonomisi, daha önce hiç görülmemiş bir biçimde birbirine benzeşen güç dinamikleriyle şekilleniyor.
Gazze’de yaşananlar, uluslararası medyada sıklıkla “çatışma”, giderek soykırım olarak tanımlansa da Prof. Jiang Xueqin olanların arkasında çok daha karanlık bir gerçeğin yattığını söylüyor.
ABD yönetimi, yeni savunma stratejisi raporunu, (QDR2001), 11 Eylül 2001 “olayının” tozu yatışmadan açıklamıştı.
Endonezya, yaygın protesto gösterileriyle sarsılıyor. Başkent Cakarta’dan ülkenin dört bir yanına yayılan bu olaylar, sadece yerel bir huzursuzluk değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevre ülkelerde yarattığı derin eşitsizliklerin, devlet şiddetinin bir ürünü. İsyanın temelinde rejimin tüm kilit kurumların, parlamento dahil, içini boşaltmasıyla, demokratik haklarını kaybetmekte olduklarını hisseden geniş kitlelerin tepkisi yatıyor.
“Küreselleşme” yerini parçalanmaya bırakıyor, bir yeni-jeopolitik şekilleniyor.
Trump, seçim kampanyası boyunca, diktatör olmak dahil tüm arzularını açıkça söyledi. Dahası, Heritage Foundation “Project 2025” başlığı altında 900 sayfalık bir faşist devlete geçiş programı yayımladı. Bu program, devlet bürokrasisindeki özellikle de güvenlik bürokrasisindeki, “kurumsalcıları” ve “anayasalcıları” tasfiye ederek yerlerine başkana sadık olanları atamayı planlıyordu.