Özdemir İnce

Demir Özlü’ye veda

16 Şubat 2021 Salı

Cumhuriyetin altın kuşağından Demir Özlü Stockholm’de öldü. Ben de bir yanımla öldüm sayılır. Kuşkusuz sadece ben değil! Demir, yazı dilimizi çağdaş bir düzeye çıkaran 1930 kuşağının en önemli yazarlarından biridir.

İnsan doğduğu, içine havayı çektiği andan itibaren ölmeye başlar. Hayat ölümün çekirdeğidir, onun besinidir. İnsanın annesinin babasının ölümü doğaldır; onların ölümüyle insan tamamlanır. Arkadaş ölümleri bir başka ölümdür. Arkadaşlar, insanın kendisiyle hiçbir biyolojik bağı olmayan ama “senleşmiş” bir varlığın ölümüdür. Senin de bir yanın ölür. Her yakın arkadaş öldükçe sen de ölürsün, eksilirsin. BBC Türkçe Servisi’nden bir gazeteci telefonda “Sizinle Demir Özlü hakkında konuşmak istiyoruz” dediği zaman, ayakta durmak için dayanacak bir yer aradım.

Demir, benim çocukluk arkadaşım değildi. Benden bir yaş büyüktü. Birbirimizi şiirlerimizden, yazılarımızdan tanıdık, yol arkadaşı, yoldaş ve kan bağsız karındaş olduk. Yazılarımız, yapıtlarımız kardeş oldu. 1930’lu yılların çocukları. Dünyayı yakalamak, onu ele geçirmek isteyen, dünyalılarla yarışan bir kuşak. Türk rönesansının çatısını kapatan, içini döşeyen bir kuşak: Şairi, öykücüsü, romancısı, tiyatrocusu, sinemacısı, ressamı, bestecisi... Dünyadan korkmayan, kendine güvenen, komplekssiz; özgür, bağımsız, yaratıcı bir kuşak. Demir Özlü bu kuşağın öncülerinden biridir.

Hayatımın en güzel günlerinden biri onun, eşi Ulla ile 2013 yılı Mersin Kenti Edebiyat Ödülü’nü almak üzere Mersin’e gelmesidir. Sağlık sorunları vardı, sırtında ağrılar vardı ama çok mutluydu. Ödül seçici kurulunun ödülü veriş gerekçesi onun yazınsal eylemini tam olarak özetlemese de bazı çok önemli ipuçları verir:

“Öykülerinde kentlerin ruhunu ve bu ruhu oluşturan insanları varoluşçu ve üst gerçekçi öğelerle örülü, entelektüel ve gizemli bir atmosferde sorunlaştırdığı; zaman, yer, tip ve olay örgüsünü en aza indiren durum öykülerinde anlamsızlığı, kuşkuyu, hiçleşmeyi ve sessizliği ağır ve hüzünlü bir dille araştırdığı; yaşama sevincini ve humoru eleştirel bir ahlaki sorumlulukla üstlenen bireyin acı çeken bilincini kentli bir duyarlıkla anlattığı; Türkçenin ve çağdaş edebiyat dilinin gelişmesine katkıda bulunduğu için...”

1956-1960 yılları arasında bir gün ya Ankara’da ya da İstanbul’da “yazı” dışında karşılaştık. Paris’ten dönünce İstanbul Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Metodoloji Kürsüsü’nde görev aldı, 4 yıl asistanlık yaptı. Siyasal nedenlerle işine son verilince avukat oldu. 1969’da “Sakıncalı” askerdi, yedek subay okulunda subay yapılmadı, Muş’ta çavuş olarak askerlik görevini tamamladı. 1971’deki askeri müdahaleden sonra bir süre tutuklu kaldı. Eşi Ulla İsveçliydi. 1979’da zorunlu olarak ailesiyle birlikte Stockholm’e yerleşti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarıldı.

1950’lerin ortalarında yazmaya başladığımız andan itibaren siyasetin de içindeydik. Avrupa’daki demokrasiyi, vatandaş özgürlüklerini, yazma ve ifade özgürlüğünü istiyorduk, bu nedenle 27 Mayıs 1960 öncesinde öğrenci gösterilerine katıldık. O dönemde polis ve adliyeyle tanışanlarımız, mahpus damına girenlerimiz oldu. Demir Özlü de bunlardan biridir.

Son yıllarda iyice ve ailece kardeş olmuştuk. Demir artık yolculuk yapmak istemediği için Ülker’le birlikte 27 Aralık 2017 günü Stockholm’e gittik; 2018 yılına Demir’in evinde girdik. O gece kız kardeşi Sezer Duru, Demir’in oğullarından biri ve torunu da vardı. O gece, bir arkadaşı olarak oğluna ve torununa Demir Özlü’yü anlattım. Bu konuşma belki de bir vedanın önsözüydü. Yaşlandıkça birbirinden uzaklaşmayan, birbirine gittikçe yaklaşan iki insandık, Ulla ve Ülker’le birlikte dört insandık. Ertesi yıl Paris’te buluşmaya karar verdik.

Sağlık sorunlarına karşın 23 Nisan 2019 günü Paris’e geldiler. Otelleri Demir’in çok sevdiği Montparnasse’daki Odessa Sokağı’ndaydı. Montparnasse benim de mahallemdi. O akşam yemeğimizi Delambre Sokağı’ndaki Venedik Hanı’nda (L’Auberge de Venise) yedik. 1920 ve 30’larda adı “Dingo Amerikan Bar ve Restoran” idi. Yani Yitik Kuşak’ın özellikle de Ernest Hemingway ve F. Scott Fitzgerald’ın sürekli mekânıydı. Barmen “Jimmie”nin barıydı. Belki de hissetmişti, bizimle bizim için simge olan bir yerde vedalaşmak istemişti.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları