Biraz gönlümüz tatlansın...

02 Ağustos 2020 Pazar

Gözümü açtığımda “daha kaç bayram göreceğim” sorusu gelip beni buldu. Hesap yapmak zor, öyleyse dedim dostlarıma, okurlarıma “bayram şekeri niyetine küçük hikâyeler anlatayım, gün gelir beni hikâyelerimle anımsarlar.

Gecenin terk ettiği kent kıpır kıpır. Her yeni gün doğurgan bir dişi gibi yepyeni umutlara, acılara, sevinçlere ve binlerce maceraya gebe. Usul usul kımıldıyor. Evlerde bir okul, bir iş telaşı. Sıcak ekmeğin ilk partisi çoktan bitti. Sabah vardiyasına giden işçiler, gece nöbetinden dönen telefoncu kızlar, sıcak ekmeği severler. Yürekleri ısınır.

Fotoğraf: Işıl Özgentürk

Gün kentin varoşlarına daha erken gelir. Temizlikçi kadınlar, eteklerinden çekiştirip duran boy boy çocuklarını bir an önce doyurup yola koyulmaya bakarlar. Çünkü onları varoşlardan alıp kent merkezine taşıyacak halk otobüsleri saat sekizden sonra tıklım tıklım doludur. Sabahın o uykulu saatlerinde dolu bir otobüste bir saat yol gitmek, temizlik işinden daha çok yorar insanı, kimse kimseye de yer vermez, gebe kadınlara bile. Bu nedenle temizlikçi kadınlar, “erken kalkan çok yol alır” sözüne çok sıkı uyarlar. Kentin sabah seslerinde en çok çocuklar vardır. Çocukları bol bir kenttir İstanbul, bu nedenle sabah saatlerinde gençleşir, umut dolar.

Sonra ilk ders zili çalar.

İlk vardiya düdüğü öter, ilk tren yola koyulur, gün başlamıştır.

Bir yerlerde balıkçı Hüseyin gecenin ganimetleriyle kıyıya döner. Yüzünde yorgun bir gülümseyiş vardır. Sepetindeki diri balıklara dokunur, adeta okşar onları; sonra başını gökyüzüne kaldırıp bunca ışığı, bunca maviyi, bunca kıpır kıpır balığı verdiği için hayata şükreder.

Güneş, yoksul huzurevinin bahçesine bugün biraz nazlanarak girer. Işık, önce görmüş geçirmiş çınar ağaçlarının dallarına vurur, ardından köhne binanın yüzyıllık renkli camları aydınlanır. İşte o saatlerde Hacer Hanım günlük makyajını yapmaktadır. Özenle seyrelmiş saçlarını kabartır, yaşlı dudaklarını boyayla renklendirir. Siyah rugan ayakkabılarını da ayağına geçirdimi hazırdır artık. Odanın kapısını açıp koridora çıkar, etrafına bakınır. Evet, işte oradadır. Hacer Hanımı bekliyordur. Hiç şaşmaz bu Şevki Bey, gene tıraş olurken çenesini kesmiştir, kravatını da bir türlü doğru dürüst bağlayamaz, olsun Hacer Hanımı beklemektedir ya. Kol kola, birlikte girerler huzurevinin küçük yemek salonuna.

Görevini gündüzcü arkadaşına devreden gece nöbetçisi asistan doktor kaygılıdır. Sabaha karşı getirilen uyuşturucu bağımlısı genç adam, kanı temizlenmesine rağmen henüz komadan çıkmamıştır; genç doktor bir şeyler yapmalıdır ama ne? Yeniden kitaplarına bakmak için kapıdan döner.

Ali bütün bir gece uyuyamamıştır. Heyecandan. Vakit de bir türlü geçmemiştir. Ama işte sabah olmuştur, Ali hızla yataktan inip, karyolanın altındaki spor ayakkabılarına bakar, işte orada durmaktadır. Rüyalarına giren, onu bilmediği topraklara, bilmediği kentlere taşıyan spor ayakkabıları oradadır. Spor ayakkabılarına sevgiyle bakar ve neredeyse onları okşayarak ayaklarına geçirir. Ayakları hafiflemiş gibidir. Usulca bir adım atar, bir adım daha o da ne? Ali uçuyordur işte, kimseler inanmasa da Ali uçuyordur, dağları, denizleri geçip, aydınlık bir vadide durur. Vadinin tam ortasından geçen derenin sularına doğru eğilir. Su da kendi mutlu yüzünü görür, bu Ali’dir. Bu arada küçük gri bulutlar bir an güneşi kapatıp sonra yeniden pıtır pıtır yollarına devam ederler. Gün yeniden renklerine kavuşur.

Kavuşur kavuşmasına ya bir gariptir şu dünya hali. Gün ilerledikçe umut ve umutsuzluk, acı ve sevinç birbirine karışır. Kimi zaman bir cenaze arabası çıkar camiden, kimi zaman bir doğumevinde genç bir baba sevinç çığlıkları atarak havaya sıçrar. Bir gariptir şu dünya hali, biz de hep peşinden koşturur dururuz.

Kısadan hisse: 21 saatte 10 kadının hunharca öldürüldüğü bir ülkede bir yazar gönlünü hoş etmeye çalışıyor.


Yazarın Son Yazıları

Koronayla söyleşi (3) 13 Eylül 2020
Alkollüydüm abi! 23 Ağustos 2020
İmdat! Fren patladı! 26 Temmuz 2020
Virüsle söyleşi (2) 19 Temmuz 2020