Barış Terkoğlu

Yanmasın Suriye, yıkılmasın İdlib, yaşasın Mehmetçik!

02 Mart 2020 Pazartesi

Çok sevdiğiniz bir insanı düşünüyorsunuz. Albümü açıyorsunuz, fark ediyorsunuz. Birlikte hiç fotoğrafınız yok. Lanet olsun dediğiniz, bir makasla küçültmek istediğiniz sürüyle de başkası var.  

Her fotoğraf zamanın sonsuz parçasından bir andır. Akışın içinde bir durma halidir.  

Savaş albümlerini karıştırıyorum. Hepsinin çekildiği cepheye göre sembolü olan bir fotoğraf var.   

Mesela 2. Dünya Savaşı’nın bitişini göster deseler... 4 Ağustos 1945’te New York’ta gemiden inmiş denizci George Mendosa’nın hemşire Greta Zimmer Fried-man’ı belinden tutup öptüğünü çıkarırım. Sanki demokrasi ve özgürlük sosuna batırılmış zorla öpücükle Amerikan Barışı’na (Pax Amerikana) poz vermişler.  

Sovyetler Birliği’nin kamerasından göstersem... 2 Mayıs 1945’te Berlin’deki Reichstag binasına dikilen orak çekiçli bayrak olabilir mi? Avrupa’nın doğusunun artık sosyalist olduğunu anlatıyor.  

Ya Milli Mücadelemiz? Tartışmasız İzmir’de Hükümet Konağı’na Türk bayrağının çekildiği o an. Anadolu’nun Yunan işgalinden kesin kurtuluşunu simgelemiyor mu?  

Şimdi günlerdir atılan “Yansın Suriye, yıkılsın İdlib” sloganları arasında düşünüyorum. Diyelim ki Suriye’de savaşa girdik. Esad’ı tekmeyle, Putin’i yumrukla devirdik. Dedikleri gibi İdlib’i “yıkarak”, Suriye’yi “yakarak” ele geçirdik. Çektireceğimiz fotoğraf ne olur? 

İdlib’deki terörle gri ilişki  

29 Ağustos 2018 tarihli Resmi Gazete’nin 50 sayılı Cumhurbaşkanı kararının 3 numaralı eki... Basit bir güncelleme gibi gözükse de El Nusra’dan sonra dönüşen haliyle HTŞ’nin (Heyet Tahrir el Şam) Türkiye tarafından artık terör örgütü olarak tanındığını gösteriyor.   

İş İdlib’e gittiğinde ise karmaşıklaşıyor. İdlib’in büyük bölümünü kontrol eden cihatçı terör örgütünün Türkiye ile ilişkileri oldukça gri. Zira Soçi Mutabakatı denilen sistem, sahadaki terör gruplarının yükümlülüklerini büyük oranda Türkiye’ye taşıtıyor. Hem Suriye hem İran hem Rusya cihatçı terörü ezip geçme yanlısı olurken, “yapmayın” diyen Türk hükümeti masada terör gruplarının hamisi olarak konumlandırılıyor.  

Soçi denilen bir nihai anlaşma değil. Bir mutabakat ve tabii ki bir süreç. Sonuçta teröristleri ayrıştırma, ılımlılaştırma, arındırma ihalesini Türkiye’nin üzerine bırakıyor. Türkiye’yi temsil edenler sahada kimi zaman doğrudan, kimi zaman ÖSO-SMO gibi Türkiye destekli unsurlar aracılığıyla HTŞ ile görüşüyor. Suriye ve Rusya’ya karşı “Sünni cihadı” verdiğini söyleyen HTŞ lideri Ebu Muhammed El Culani de yaptığı konuşmalarda Türkiye’ye dokunmuyor. Türkiye’nin desteklediği, silahlandırdığı ÖSO-SMO ise terör örgütü HTŞ ile işbirliği yapıyor. Suriye ve Rusya kuvvetlerine saldırılar gerçekleştiriyor, Hizbullahçıları vuruyor.

Bu fotoğraf için savaşa girilir mi?

Fotoğraf” dememe bakmayın. Aslında çılgınlık ya da macera değilse her savaşın bir hedefi vardır. Kâğıda basılmış görüntü onun resmidir sadece.  

İdlib şehir meydanına girip de vereceğimiz gururlu fotoğraf ne? HTŞ’nin terör bayrağının yanına ay yıldızlı bayrağımızı asmak mı? Bu bayrağımıza hakaret olur. İdlib halkına kafasındaki şeriatı kural diye dayatan militanlarla zafer pozu vermek mi? Bu Mehmetçiğe hakaret olur. Milletin çerçeveletip duvarına asmaktan utanacağı bir fotoğraf için savaşa girilir mi?  

Bu kadar değil...  

Türkiye, Suriye sınırını geçerken bütün dünyaya hep aynı gerekçeyi sundu: Güvenlik. Fırat Kalkanı ya da Zeytin Dalı gibi Suriye sınırındaki operasyonları kendi toprağını savunma sebebine dayandırdı. Bugün ise İdlib’de cihatçı terör ile Suriye-Rusya arasındaki savaşın parçası olmayı, Mehmetçiğin kanını cihatçılar için feda etmeyi ise iktidara oy verenler dahil kendi vatandaşlarına bile anlatamıyor.

Erdoğan emperyalistleri davet ediyor 

Erdoğan’ın “10 bin kilometre uzaktaki Amerika’nın burada ne işi var” diyerek başladığı Suriye yolculuğunun vardığı nokta Trump’a, Macron’a Merkel’e ya da NATO’ya telefon açmak. “Ordunu da al Suriye’ye gel” demek. Astana ve Soçi süreciyle Suriye krizini bitirmeye doğru giden Türkiye, İdlib krizinin ardından yön değiştirdi. Artık emperyal sistemi yeniden Suriye’ye çağıran, onlar adına onlarla iş yapmaya niyetli taraf oldu.   

2011’den bu yana adım adım parçalanan Suriye iki yıldır bütünlüğe doğru ilerlerken, İdlib sürecindeki hükümet politikası, Suriye’yi parçalayacak dinamikleri yeniden harekete geçirdi. İhvancı siyaset nedeniyle cihatçılara sempatiyle bakan ve bunun için askerimizi savaşın ortasına sürmekten çekinmeyen politika, Suriye’nin tamamının Şam’dan yönetilmesine karşı çıkıyor. Nihayetinde ortaya çıkacak tablonun Türkiye’nin bütünlüğüne de zarar vereceğini ya öngöremiyor ya da öngörse de umursamıyor. 

Şehitlerimizin ardından Türkiye’nin yol ayrımı 

27 Şubat günü Suriye devleti tarafından askerlerimize yapılan acımasız saldırı Türkiye’yi bir yol ayrımına getirdi. 

Ya söylendiği gibi “Yansın Suriye, yıkılsın İdlib” politikasıyla Suriye krizinde eli olan herkesin yanacağı bir süreç başlayacak. 

Ya da Suriye krizini önce bizim için sonlandıracak çabuk bir yol haritası izlenecek. Türk askerinin İdlib’de sıcak çatışma bölgesinden hızla çıkarılması, göç edecek Suriyelileri İdlib’in kuzeyinde karşılayacak insani yardım hazırlığı yapılması ve nihayetinde Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak siyasi çözümün önünü açacak şekilde TSK’nin yurduna dönmesi... 

Türkiye, Suriye’ye girerken “işgalci olmadığını, çıkmak üzere adım attığını” söyledi. Bugünkü kriz ise Türkiye’yi; yıllarını, çocuklarını, varlığını kaybettirecek bir çıkmaza sürüklüyor. Türkiye, Suriye’de cümleye başlarken insani dramdan söz ediyordu. Bugün önüne kattığı mülteciyi Ege’de bota bindirip “dönüşünüz olmasın” diyor. Avrupa ile yapılan ve mültecileri Türkiye’ye zorla hapseden anlaşmanın başından yanlış olduğunu bile itiraf edemiyor. 

Türkiye, Suriye’deki yanlış politikaların sonucunda tam 10 yıl kaybetti. Sahada cihatçıların karşısındaki herkesi hedef alarak açılacak bir savaş ise bir asır kaybettirir. Bu savaşın sonunda çıkacak fotoğrafı ancak kilitli sandıkta saklarız. Öyleyse; yanmasın Suriye, yıkılmasın İdlib, yaşasın Mehmetçik! 


Yazarın Son Yazıları