Olaylar Ve Görüşler

Libya ile mutabakatın düşündürdükleri

15 Aralık 2019 Pazar

Ahmet Yavuz

Türkiye 27 Kasım 2019’da Libya’nın Birleşmiş Milletler tarafından meşru olarak tanınan hükümetiyle bir mutabakat yaptı. Daha sonra TBMM bu mutabakatı onadı. İki ayrı mutabakat söz konusu: “Savunma ve Güvenlik İşbirliği” ve “Deniz Yetki Alanlarının Belirlenmesi.” 

Atılan adımı yerinde bulduğumu belirtmeliyim.

Ancak atılan bu önemli adımın arkasının gelmesi gerekiyor. Eğer bu adım, arzu edilen şekilde sonuçlandırılamazsa, tek başına bir anlam ifade etmekten uzaktır.

İki önemli sorun alanı mevcut:

1. Libya’daki iç durum

2. Tespit edilen deniz hudutlarının uluslararası boyutuyla tartışmalı olması.

Konuyu bu iki eksende ele alacağız.

Libya’daki iç durum

Libya’da sekiz yıldır süren bir karmaşa var. Batı’nın yaptığı müdahale sonucu Kaddafi öldürüldü ve rejim çökertildi.

Güncel olarak iki grup egemenlik mücadelesini sürdürüyor: Başkan Sarraj liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile General Hafter komutasındaki Libya Ulusal Ordusu (LUO).

Batı’da Trablusgarp’ta BM’nin de tanıdığı UMH hâkim; Türkiye ve Katar tarafından destekleniyor. Hafter’i Fransa, Rusya, Mısır destekliyor ve ülkenin doğusuna egemen. Ülkenin güneyinde ise farklı aşiretler kendi dünyalarında yaşıyorlar. Siyasi varlıkları yok denecek düzeydedir.

İki ayrı grubun varlığı ve birbirleriyle çatışmaları yanında her iki grubun iç kavgaları da sorunun çözümünü zorlaştırıyor.

Aslında iki grubun etkinliği açısından ele alındığında hangisinin önde olduğu konusu tartışmalıdır. Çünkü Batı’da daha dar bir alanda etkin olduğu gözlenen UMH, Trablusgarp gibi en önemli merkezi kontrol etmenin üstünlüğüne sahiptir. LUO ise geniş petrol sahalarını kontrol etmektedir. Geri bölgesi Mısır’dan karasal destek aldığı için avantajlıdır.

ABD ve İtalya iki tarafa da oynuyor.

Mevcut durum Libya meselesinin kısa vadede çözüme kavuşmasının pek mümkün olmayacağını anlatıyor. İlk zorluk budur.

Tartışmalı tezler

Türkiye, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesinde anakaraların belirleyici olduğu tezini kabul etmektedir. Buna mukabil deniz yetki alanı olarak adaların sadece karasularının olabileceğini savunmaktadır.

Dışişleri Bakanlığı, “hakça paylaşım ilkesi” temelli Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarını içeren haritayı 13 Kasım 2019’da BM’ye bildirmiştir.

Yunanistan ve AB hemen bu haritaya itiraz etmiştir.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Mısır ve İsrail ile yapmış olduğu anlaşmalar “eşit uzaklık ilkesine” göredir.

Bu çelişik durum tartışmanın temelini teşkil etmektedir. Uluslararası hukuk açısından konu nasıl bir boyut kazanacaktır? Bilinmezlik bu noktadadır.

Öte yandan Türkiye 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni henüz imzalayan taraf olmamıştır. İkinci zorluk tezimizin kabul görmesindedir.

Sonuç olarak her iki hususun da bize verdiği mesaj; uzun ince bir yolda olduğumuzdur...

Türkiye’nin müteakip adımları

Türkiye’nin attığı adımın tamamlanması, şimdilik UMH’nin zaferine bağlıdır.

Peki, bu zafer olası mıdır? Bunu zaman gösterecek... Ancak zafere dönüşmesi, Akdeniz’deki çıkarlarımızın sağlanması adına hayatî öneme sahiptir. Türkiye’nin bunu sağlaması mümkün mü? Elbette değil. Daha farklı şeyler yapması lazım. Onlar neler olabilir?

İlk olarak Türkiye’nin önceliği Akdeniz olmalıdır. Daha da ötesi denizci bir yaklaşımla çıkarlarını tanımlamalıdır. Bu maksatla Akdeniz kapsamında benzer mutabakatların öncelikle Suriye ve Mısır’la da yapılması gerekmektedir.

Oysa Suriye politikası bunu sağlamaktan uzaktır. Evet, Suriye’nin kuzeyinde çözülmesi gereken bir güvenlik sorunu vardır. Ancak bütün enerjiyi oraya aktarmak hatadır. Zira koridor konusu çözülmüştür. Artık bir an evvel Suriye devletiyle yani Esad ile uzlaşarak orta vadede bölge güvenliği tamamen sağlanabilir. Yaratılacak iklimden istifadeyle sığınmacıların da en azından bir kısmı ülkelerine döndürülebilir. Ülkenin toprak bütünlüğü sağlandıktan sonra egemenliğin paylaşımı konusu bir iç meseledir. Esas olan merkezi devletin ordusuyla sınırlarımızda muhatap olunan bir yapının inşa edilmesidir.

Eğer Türkiye, Suriye konusunu bu çerçevede çözerse Akdeniz’de etki alanını genişletecek; Mısır üzerinde de etki gücünü artıracaktır.

Öte yandan çatışan iki taraftan birini desteklemek suretiyle sonuç almak da olası görünmüyor. O halde her iki grupla da bağlantı kurmak gerekiyor. Bu nasıl yapılır? Kolay mı? Değil. Ama bu temas kurulmadan gereken etki sağlanamaz. Bu arayışın sürdürülmesi gerekir.

Diğer bir etki yolu mevcut askeri varlığı artırmak suretiyle karşıt grubu işbirliğine zorlamak olabilir. Oldukça pahalı bir çözüm olsa da başka çıkış yolu görünmüyor.

Bir ders

Ülke yönetimi uzun ufuklu adımlar atmayı gerektirir. Fransa’nın Libya’ya müdahale için öncülük ettiği ve NATO’yu göreve çağırdığı 2011 başlarında Erdoğan haklı olarak, “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye sormuştu. Çok haklı bir soruydu. Kısa süre sonra Libya’ya uygulanan silah ambargosunu sağlamak amacıyla dört fırkateyn, bir denizaltı ve bir yardımcı gemi bölgeye gönderilmişti. Yürütülen hava harekâtı için de İzmir’deki NATO karargâhı sorumlu kılınmıştı.

Bunu belirtmek gereğini duydum. Çünkü o gün farklı durulabilseydi bugün Libya’da daha geniş bir cephe inşa etmek mümkün olabilirdi.

Sonuç olarak sıkı takip gerektiren çok önemli bir adım atılmıştır. Bu zorlu yolda mücadele verenlere başarı dileyerek yazıyı noktalayalım.


Yazarın Son Yazıları