Sesin sessizliğindeki anlatıcı... Feridun Andaç'ın yazısı...

İyi bir anlatı sizi bir sesten diğer seslere taşır. İyi anlatıcı ise her şeyi gören, hissedendir. Ferit Edgü’nün kurmaca anlatılarını bir bütünün parçaları olarak düşündüğünüzde dilin ahengini, insanın seslerini, zamanın ruhunu, kurgunun biçimlerini görürsünüz.

19 Şubat 2021 Cuma, 00:04
Abone Ol google-news

“Koridorun ucundaki ışığı görüyor musun?

Tabii görüyorum.

Öyleyse niçin yazmıyorsun?”

“Işık”/Do Sesi, Ferit Edgü

O, insansız hiçbir şey olmaz diyendir. Onun/anlatısının var olduğu dünya, hayata ve hayatına dair her şey anlatısının dokusunu var eder.

İster en son (Giden Bir Kedinin Ardından, 2012), ister ilk (Kaçkınlar, 1959) anlatıları olsun, burada karşımıza çıkan en temel gerçeklik şu: Dil kaygısı güden bir anlatıcının sesinin nasıl olabileceğidir.

“Gittim adamın kalktığı yere oturdum. Sıcaklığını duydum. Başını çevirdi. Sonra baktı. Gözlerimin içine baktı. Güleçti yüzü. Bir anda ısınıverdim. (“Kaçkın”, 1959)

Anlatısının başlangıcına döndüğümüzde gözlediğimiz, onu bugüne taşıyan dil kaygısı her dem başat öğe olmuştur. Yaşantı zenginliğinin arayışına değil, insanın yeryüzündeki konaklanışına dönerek o dilin nasıl kurulabildiğini öne çıkarmıştır. Deneyimlediği hayat ise işte bunun filizlerinden yazısının/anlatısının rengini oluşturur.

DOĞU, ANLATISININ NİRENGİ NOKTASI!

Onun Doğu’ya dönük yüzünde de insanın binbir rengi vardı. Hakkari bir sürgün yurduydu. Orada geçen bir mevsimlik ömrü Edgü’nün yazın evreninde kendi dilini, benliğini bulmasında oldukça önemli izler bırakmıştır.

Önce, Kimse (Ocak 1976) ile arayışının sesini getirmişti bize. Dağ başındaki Pirkanis’ten yansıyan bir sesti anlatılan. Acı ve hüzün dolu insan-köy gerçeğine hem içeriden hem de dışarıdan bakabilen deneysel bir anlatıydı bu.

İnsanın insanla, doğayla, benliğiyle serüveninin tanıklığına götürüyordu bizi. Bir de yazmak eyleminin tanıklığı... Hatta, bu sancılı debelenişin uçlandığı noktalar yansıyordu anlatılarına. Anlatılan ya da anlatılacak olan her öyküde bir arayışın, sorgulayışın sürüklenişi de vardı.

Yazan, anlatanla (birinci ses); dinleyen, soran, sorgulayanın (ikinci ses) git-gelinde yaşanılanlar... Edgü’nün bu sürgünlüğünün tanıklığında kaçış izleklerini, savruluşları, geriye dönüşleri, yalnızlığın burgacındaki çözülmeleri; köy/kır/insan gerçeğiyle yüz göz oluşun izlenimlerini buluyoruz.

Edgü, ne yana bakıyorsa, kendi ışığını düşürüyor önce. Felsefi bir söylemi var. Doğu bilgilerine özgü bir söyleyiş; anlayan, anlamlandıran; tüm bunları yazıya dönüştüren bir bakış. Tüm bunların ardında Doğu’ya, kırsal kesim gerçeğine, insan(ın)a bakışı değiştiren bir yan var. Batı’yı bilen, Batı’da yaşayan bir aydının/yazarın getirdiği yepyeni bir bakıştır bu. Çekincesizce bunu ortaya koyuyor, Edgü.

Hakkari’de Bir Mevsim’e (Şubat 1977) kapı aralayan bu anlatı Edgü’nün insana/hayata bir kazıbilimci, bir simyacı gibi baktığının göstergesiydi, bence. Hakkari’de Bir Mevsim’i, Göksun ile Andırın arasındaki bir dağ köyünde, günlerce kar altında kaldığımız bir gece, içinde meşe ve ardıç odunlarının yandığı soba başında, derin yürek burkulmalarıyla okumuştum.

İki adım ötemde yaşanılan gerçeklere dönüp bakabilmemde; bu tembel, fesat, bencil insanlara inancımı yitirdiğim bir anda; “dur”, demişti Edgü; “tanı, anla ve iletişim kurmayı dene”, sen bunu beklersen kaybedersin/yanılırsın... “onların dilinden konuşmayı dene”...

Sonra, Yaban’ı (Yakup Kadri) okumaya çalışmıştım. Aydının “yüzyıllık yabancılık”ının nedenlerini sorgulamaya götürüyordu Yakup Kadri de Edgü gibi.

Tatar Çölü’nü (Dino Buzzati), Zamanımızın Bir Kahramanı’nı (Lermontov), Dalyan’ı (Güven Turan) okuduğum günlerde Kimse’nin ve Hakkari’de Bir Mevsim’in izleğinde gitmiştim. “Bütün kazazedelere, sürgünlere önerilecek taş basması el kitabı”, diyordu içimdeki ses. İnsan kokusunu duyumsatan bir yan vardı Edgü’nün anlattıklarında.

Sonra... Kitaplar kitapları izledi; Bir Gemide (1978), Çığlık (1982). Araya denemeler girdi: Ders Notları (1978), Yazmak Eylemi (1980), Şimdi Saat Kaç (1986)... Bu kez, Edgü’nün yazın evreninin sırlı bir yanını ortaya çıkaran bir başka anlatısı karşılıyordu bizi: Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı (1988).

Edgü’nün yazınsal söyleminin öylesine yalın, ustaca; öylesine insanca bir bakış üzerine kuruluşuna şaşmadım. Sizi alıp götüren, yaşatan, insansal olanları duyumsatan bir yan vardı. “Çakır’ın Öyküsü”nü soluğunuzu tutarak, sözcüklerin tınısını duyarak okuyordunuz.

DOĞU GİZEMİNE DÖNÜŞ

Doğu Öyküleri (*) yukarıda imlediğim açılımı kapsayan öykülerden oluşuyor. Hem biçimde, hem söyleyişte, hem de anlatıların dilsel örüntüsünde olabildiğince yalınlık var. Edgü’ye yakıştırdığımız kazıbilimci nitelemesinin onun söz ve anlatı dünyası için ne denli geçerli olduğunu bu anlatılarında daha iyi görebiliyoruz.

Onun 1964’teki sürgünlük yurdundan çıkıp gelen bu öykülerin izleklerine, kişilerine, dünyalarına önceki uzun anlatılarında rastlamıştık. Genel çevreyi, mekân-kişi belirlemelerini, izleksel yapıyı biçimleyen öykülemeyi, gerçekliklerin yansıtılma durumlarını değişken bir yapı üzerine kuruyor, Edgü.

Yazarın dilsel tutumundan yola çıkarak, bu gerçeklerle kurulan dünyanın yazınsal düzlemdeki “sahi”liğine uzanan eksene baktığımızda; Doğu Öyküleri öykücülüğümüze yepyeni bir söyleyişi/bakışı getirdiğini söyleyebiliriz.

Öykülerin dünyasına girdiğinizde; adeta siz de soluk alır, siz de yaşarsınız anlatılanlarda. İnsan kokusunu hissetmek, insan sesini duymak, insanın hayata bilgece bakışının yurdunu tanımak istediğinizde açıp okuyabileceğiniz öykülerdir bunların her biri.

YAZININ/KURMACANIN GERÇEKLİĞİ

Edgü, anlatısını; anlatıcının yaşadıklarına, tanıklıklarına dayandırarak; İnsana/yaşama dair gerçeklikleri yazının gerçeğinde yeniden kurar. Bunu, anlatının açılımsal boyutlarıyla, “sınırlı ve bireysel” durumlardan yola çıkarak yansıtır.

Onun her bir öyküsünde “İnsanlığın özüne” dönük bir serüvenin, tanıklığın, ‘an’ın, ‘durum’un yankılarını buluruz. Doğu Öyküleri, bu anlamda, bize kuşatıcı bir evreni sunuyor. Sözü edilenlerin ardındaki ‘sır’lananlara dönük bir yolculuğa çıkarsınız. Edgü’nün bu tanıklığı, yazının kurtarıcı işlevini bir kez daha sorgulamamızı da gündeme getirir.

Edgü, Kaçkınlar’ın (1959) ikinci basımının (1987) “Sonsöz”ünde şunları söylüyordu:

“Bizler, 1950’lerde yazmaya başlayanların önemli bir çoğunluğu, bireyselliğimizi/kişiliğimizi üslupta da aradık. Üslubun yaşla, yazarlık deneyimleriyle geleceğini düşünmeden. Oysa yaşamı keşfetmek istiyorduk bizler. İçinde yaşadığımız toplumsal baskıların, vurdum duymazlığın ötesindeki yaşamı. Gerçek (dediğimiz) yaşamı.”

Evet, onun Doğu Öyküleri’yle geldiği yer; o gerçek dediği yaşamın/yazının tanıklığıdır. Edgü’nün bu süreçte önemli bir yolu katettiğini söylemek istiyorum. O, bizi, büyülü/sırlı bir dünyaya “hoş vakit geçirmek” için götürmüyor. İnsanın gerçeğini, insana, yazının gerçeğiyle kurarak anlatıyor.

“Bellekte oluşur yazarın yansıttığı gerçeklik, unutma.

Unutmadım.” (Ders Notları) sözüne her dem sadık kaldığının bir nişanesidir Doğu Öyküleri.

(*) Doğu Öyküleri / Ferit Edgü / 1995 / Yapı Kredi Yay. / 69 s.; yeni basım: 2018 / Alfa Yay. / 93 s.