Özgürlüğün cezalandırılması

Basın, demokrasinin bekçisi olduğu içindir ki otoriter rejimler kurulurken, ilk yaptıkları şeylerden biri bu bekçiyi kapının önünden çekmek olur. Çünkü bekçi orada durduğu sürece otoriter bir rejim kurulması olanaksızdır. Bağımsız ve özgür bir basının halkı bilgilendirmesi, hükümeti denetlemesi otoriter rejimlerin kabul edemeyeceği şeylerdir.

30 Haziran 2020 Salı, 02:00
Özgürlüğün cezalandırılması
Abone Ol google-news

DR. Rıza Türmen - Eski AİHM Yargıcı

Özgür basın demokrasinin temel direği. 

Basının, demokrasilerde halkı bilgilendirmek ve hükümeti denetlemek gibi ikili bir rolü var. Ama bu görevlerini gereği gibi yerine getirebilmesi için basının bağımsız olması, dış etkilerden uzak kalması önemli. 

Demokrasilerde basının önemini belirtmek için bazen yasama, yürütme, yargıdan sonra “dördüncü erk” denir. Bazen de basın, “demokrasinin bekçisidir” derler. Öyle ki basın özgürlüğünün ortadan kalkması demokrasinin de yok olmasına yol açar. 

Basın, demokrasinin bekçisi olduğu içindir ki otoriter rejimler kurulurken, ilk yaptıkları şeylerden biri bu bekçiyi kapının önünden çekmek olur. Çünkü bekçi orada durduğu sürece otoriter bir rejim kurulması olanaksız. Bağımsız ve özgür bir basının halkı bilgilendirmesi, hükümeti denetlemesi otoriter rejimlerin kabul edemeyeceği şeyler. Hele günümüzdeki popülist otoriter rejimlerde halka verilecek bilginin, haberin kontrolü yaşamsal önemde. Rejimin varlığı buna bağlı. Eleştirel, muhalif görüşlere ise bu tür rejimlerde yer yok. 

Sınır Tanımayan Gazeteciler, dünyada basın özgürlüğünün sağlanması için çaba gösteren bir sivil toplum kuruluşu. Bu kuruluşun 2020 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksine göre, Türkiye, basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 154. sırada bulunuyor. Rusya, Fas, Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi demokrasi sicili iyi olmayan ülkeler, Türkiye’nin önünde. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in raporunda, Türkiye ile ilgili olarak şu görüş belirtiliyor: “Türkiye’nin en büyük medya grubunun hükümet yanlısı bir büyük şirket tarafından alınmasından sonra, hükümet, kalan bir avuç çoğulcu basın organı üzerindeki kontrolünü sıkılaştırdı. Bu basın organlarını marjinalize ve taciz etmeye başladı.”

KOCA BİR KÜLLİYAT VAR

Türkiye’deki basının durumu ile ilgili olarak Türkiye’nin üyesi olduğu uluslararası kuruluşlar ya da basın özgürlüğü ile uğraşan STK’ler tarafından oluşturulan koca bir külliyat var. 

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Türkiye’ye ziyaretinden sonra 2017 yılında yazdığı geniş kapsamlı raporda, basın özgürlüğünün  giderek gerilediğini belirttikten sonra hükümetin basını sindirme yöntemleri üzerinde duruyor. Bu yöntemler arasında RTÜK’ün eleştirel yayınlar nedeniyle televizyon kanallarına orantısız cezalar verdiğini, Basın İlan Kurumu (BİK) aracılığıyla muhalif görüşlere sahip basının cezalandırıldığını belirtiyor. Bu konu ile ilgili olarak istatistiklerin, ilanların dağıtımının adil olmadığını gösterdiğini, hükümet yanlısı basına verilen ilanların tirajlarına bakmaksızın çok daha fazla olduğunu, bunun da hükümetin basın konusunda tarafsız olmadığının kanıtını oluşturduğunu ifade ediyor.  

Cumhuriyet gazetesine verilen cezaları bu arka planda görmek gerekir.

Cumhuriyet gazetesine verilen cezaları değerlendirirken, şu hususları göz önünde bulundurmalıyız:

1. Basın özgürlüğüne getirilen sınırlandırmaların yasadan kaynaklanması

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğüne ilişkin 10. maddesi ile anayasanın 13. maddesi temel hak ve özgürlüklerin ancak yasa ile sınırlandırılabileceğini belirtir. “Basın Ahlak Esasları” adlı belge, AİHS md.10 ve anayasa md.13 anlamında bir yasa mıdır? Salt etik esasları kapsayan bir belgenin ceza yaptırımına yasal dayanak olmasının AİHM tarafından kabul edilmesi beklenemez. Kaldı ki belge, gazetecilik “kişisel veya ahlaka aykırı amaç ve çıkarlara alet edilemez” gibi çok geniş, yoruma açık, hukuksal olmaktan çok, etik ifadelere yer veriyor. Belgenin, AİHS md. 10 ve anayasa md.13 anlamında bir yasa olarak kabul edilmesi için açık ve öngörülebilir olması gerekir. Belge bu niteliklerden yoksun.

BİK, belirsizlikler içeren bu belge konusunda çok dar bir takdir yetkisine sahiptir. Geniş bir yorum yaparak yaptırım uygulayamaz.

2. Uygulanan yaptırımlar, demokratik bir toplumda gerekli mi?

Bu çerçevede şu hususları göz önünde bulundurmalıyız: Verilen ceza demokratik bir toplum için gerekli midir, elde edilmek istenen amaçla orantılı mıdır, ceza verilen yazı halkı ilgilendiren, kamuoyunda tartışılması gereken bir konuya mı ilişkindir? BİK bu konuda bir takdir yetkisine sahip midir? Yazıda belirtilen görüşler bir değer hükmü niteliğinde midir? Yoksa olgulara mı dayanmaktadır?

AİHM, demokrasiyle olan bağlantısı nedeniyle basın özgürlüğüne çok geniş bir koruma sağlamakta. Basına yapılacak müdahaleleri şiddete teşvik, nefret söylemi, kişisel haklara saldırı gibi ancak çok istisnai durumlarda kabul etmekte.

Bu ilkelerin ışığında BİK’in Cumhuriyet gazetesine verdiği cezalar şöyle değerlendirilebilir:

 a. Alev Coşkun’un 27 Mayıs 2020 tarihli yazısı, 27 Mayıs 1960’taki olaylara ilişkin bir görüş belirtiyor. Yazara göre, 27 Mayıs’ın arkasında bir halk desteği vardı. Amaç, demokratik bir anayasa yapmaktı. Bu bakımdan 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden farklı bir özellik taşımaktaydı. 

Alev Coşkun’un bu görüşlerinin, neden Basın Ahlak Esasları belgesini ihlal ettiğini anlamak güç. Yazıda, şiddete teşvik olmadığı gibi, demokrasi savunulmakta ve 27 Mayıs’ın demokrasiye hizmet ettiği ileri sürülmekte. Kaldı ki bu bir değer hükmü. Doğruluğunun kanıtlanması istenemez.  Ama bu değer hükmünün dayandığı somut veriler var. 

b. Orhan Bursalı’nın 1 Mart 2020 tarihli yazısı, hükümetin dış politikasını eleştiren bir yazı. AİHM’nin birçok kararında belirttiği gibi, hükümetler güçlü konumları nedeniyle en ileri eleştirileri bile hoşgörmek zorundalar. (Lombardo/ Malta 2007  kararı). Siyasal eleştiriler, en fazla müdahale edilmemesi gereken eleştirilerdir. Demokrasilerde hükümetler basın yoluyla yapılan eleştirilere açık olmalıdır. Bu tür eleştirilere getirilecek sınırlamalar siyasal yazılar üzerinde caydırıcı etkiler doğuracağından önlenmelidir. (Castells/ İspanya 1992  kararı).

c. 14 Nisan 2020 tarihli “Boğaz’da Kaçak Var” başlıklı yazıya ilişkin Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un bir şikâyeti özel yaşamın ihlaline ilişkin. Basın özgürlüğü hakkı ile özel yaşam hakkının çeliştiği durumlarda, dengenin hangi noktada kurulacağına ilişkin zengin bir AİHM içtihadı var. Monaco Prensi’nin kızı Caroline von Hannover’in basının kendisine aşırı ilgisi nedeniyle açtığı davada, AİHM Büyük Dairesi özel yaşam ve basın özgürlüğü dengesini kurmak amacıyla 6 ölçüt saptadı:    

1. Kamuoyunu ilgilendiren bir tartışmaya katkıda bulunması,

2. Şikâyetçinin rolü ve görevi

3. Bu kişinin önceki davranışı

4. Konuyla ilgili bilginin elde edilme yöntemi ve gerçeklere uygunluğu

5. Yayının içeriği ve sonuçları

6. Yayını yapan kuruma verilen ceza (von Hannover/Almanya No 2, 2012  kararı).

Burada önemli olan şikâyetçi kişinin kamuoyunda tanınmış bir kişi olup olmadığı ve anlaşmazlık konusu haberin kamuoyunda demokratik bir toplum için gerekli bir tartışmaya yol açıp açmayacağı. (von Hannover Almanya, No 1, 2004 kararı)

Kamuoyunda tanınmış bir kişinin özel yaşam hakkı, normal bir vatandaşa kıyasla daha sınırlı.

DOĞRU BİR GAZETECİLİK

Sayın Fahrettin Altun, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı gibi önemli bir görev yürütüyor. Görevi nedeniyle kendisini kamuoyunda tanımayan yok. Böylesine tanınmış bir kişinin izinsiz inşaat yaptırdığı ve sonradan bu yapının İstanbul Belediyesi tarafından yıktırıldığı, elbette kamuoyunu ilgilendiren bir haber. Kamuoyunda bir tartışmaya yol açması bakımından doğru bir gazetecilik. 

Şunu da belirtmek gerekir: AİHM’nin yerleşmiş içtihadına göre, basın özgürlüğü geniş yorumlanmalı. Basının abartmalı ve hatta tahrik edici haberler vermesine karşı hoşgörülü olunmalı. (Observer-Guardian / İngiltere-1991  kararı)

d. İhaleler ile şikâyetler için de aynı ilkeler geçerli. İhale yolsuzlukları savları, kamuoyunu yakından ilgilendiren bir konu. Araştırmacı gazetecinin bu konuyu araştırarak bulguları hakkında kamuoyunu bilgilendirmesi bir gazetecilik görevi, basın özgürlüğünün gereği. Bu nedenle basına müdahale edilmesi basın özgürlüğünün çok açık ihlali. 

e. Işıl Özgentürk’ün Aziz Nesin’in bir öyküsünü anlattığı ve başlığını da öyküden aldığı yazısındaki sorunun, hükümete yöneltilen eleştirilerden çok, yazının başlığı olduğu anlaşılıyor. Başlıkta geçen sözcük gündelik dilimizde öyle çok kullanılır ki, artık gerçek anlamını yitirmiş “kötü” anlamını kazanmıştır. Bu çok kullanılan sözcüğün ahlaka aykırı ya da küçükler ve gençlerin toplum içinde kişiliklerinin gelişmesini ve korunmasını olumsuz etkilediği gerekçesiyle 17 gün resmi ilan kesilmesi cezası verilmesinin, demokratik bir toplumun gerekleriyle uyuşmayan orantısız bir ceza olduğu ve basın özgürlüğünü ihlal ettiği açıktır. 

 f. 6 Eylül 2019 tarihinde Cumhuriyet internet sitesinde yayımlanan haber, Etyen Mahçupyan’ın bir televizyon kanalında söylediklerini nakletmekle sınırlı. AİHM Büyük Dairesi, Bladet Tromso / Norveç  kararında (20.05.1999), bir gazetenin hükümetin yazdığı bir raporu yayımladığı için gazeteye verilen cezanın, basın özgürlüğünün ihlali olduğuna karar verdi. Bu sonuca ulaşırken de konunun kamuoyunu ilgilendirdiğini dikkate aldı.  

Jersild / Danimarka kararında (1994), bir televizyon programına katılan kişilerin nefret söylemi nedeniyle televizyon kanalına verilen cezayı AİHM, programı yönetenlerin bu söylemlere katıldıklarını gösteren bir kanıt bulunmadığı, gerekçesiyle basın özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna vardı. 

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN İHLALİ

Cumhuriyet gazetesinin internet sitesi de bir televizyon kanalında söylenenlere nesnel bir biçimde yer vermiş, bu konuda bir yorum yapmamış. Kaldı ki televizyon kanalında konuşulanlar da İstanbul Belediyesi seçimleri, basının durumu gibi kamuoyunu yakından ilgilendiren konular. 

Yukarıdaki değerlendirmelerden ve örnek kararlardan görüldüğü gibi, verilen cezaların her biri basın özgürlüğünün ayrı bir ihlali. Bunlara topluca bakılınca, gerçek amacın özgür gazetecilik yapan Cumhuriyet gazetesini cezalandırmak olduğu anlaşılıyor.  

Türkiye’de demokrasiyi inşa etmenin yolu basın özgürlüğünü korumaktan geçiyor. O nedenle, basın özgürlüğü sadece basının değil, demokratik bir toplumda yaşamak isteyen herkesin sorunu.

YARIN: MEHMET DURAKOĞLU - İSTANBUL BAROSU BAŞKANI