Aşk ve İsyan! Osmanlı’yla radikal bir hesaplaşma!

Aşk ve İsyan - Saf Oğlan’ın İstanbul Yolculuğu; Osmanlı’yı radikal biçimde eleştiren ironik ve erotik bir anlatı, Osmanlı’yı enine boyuna sorgulayan bir roman. Temel izleği Osmanlı’da zirve yapan siyasal şiddetin ironik eleştirisi. Günümüzde çağdışı Osmanlı hayranlığıyla bir hesaplaşma. Tümüyle tarihsel gerçeklerden yola çıkan çok sert bir hesaplaşma. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “ecdadımızla ne kadar övünsek azdır” sözlerine itirazdan öte bir uyarı.

01 Ekim 2020 Perşembe, 11:37
Abone Ol google-news

Aydınlanma çağının en büyük düşünürlerinden Voltaire’in son yirmi yılını geçirdiği mekânı keşfeden, kişiliği ve yapıtıyla tanışan, Türkler üzerine yazdıklarını, Candide ya da İyimserlik adlı öyküsü başta olmak üzere, yerinde inceleyen Nedim Gürsel’in bu ünlü anlatının bir tür parodisini, Aşk ve İsyan - Saf Oğlan’ın İstanbul Yolculuğu’nu yazmaya karar verişi yirmi yıl öncesine dayanıyor.

Voltaire, Venedik’ten demir alan, içinde Sultan Ahmet ile uşağı Cacambo’nun da bulundukları bir gemiyle götürüyordu “iyimser” kahramanını İstanbul’a, orada anlatısına son vermeden önce. Nedim Gürsel de romanındaki anlatıcı yazarıyla birlikte aynısını yapıyor ama sevgilisi Cunégonde’u İstanbul’da ararken tam bir seyrüsefer halinde Lale Devri’nin tarihsel gerçekleri ışığında dolaştırdığı Saf Oğlan Candide’in İstanbul’da başına gelenleri de yazarak...

Aşk ve İsyan - Saf Oğlan’ın İstanbul Yolculuğu; Osmanlı’yı radikal biçimde eleştiren ironik ve erotik bir anlatı, Osmanlı’yı enine boyuna sorgulayan bir roman. Temel izleği Osmanlı’da zirve yapan siyasal şiddetin ironik eleştirisi.

Günümüzde çağdışı Osmanlı hayranlığıyla bir hesaplaşma. Tümüyle tarihsel gerçeklerden yola çıkan çok sert bir hesaplaşma. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “ecdadımızla ne kadar övünsek azdır” sözlerine itirazdan öte bir uyarı.

‘İRONİK VE EROTİK BİR ANLATI’

- Aşk ve İsyan’ı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Yirmi yıl kadar önce Voltaire’in İsviçre sınırındaki malikânesine davet edilmiş, orada, yazarlara ayrılan mekânda bir süre kalmıştım. Aşk ve İsyan’ı yazma düşüncesi bu yolculukta doğdu, ama ete kemiğe bürünüp gerçekleşmesi bir hayli zaman aldı.

- Voltaire, Venedik’ten demir alan, içinde Sultan Ahmet ile uşağı Cacambo’nun da bulundukları bir gemiyle götürüyordu kahramanını İstanbul’a, orada anlatısına son vermeden önce. Yazarımız da aynısını yapıyor ama Saf Oğlan Candide’in İstanbul’da başına gelenleri de yazarak...

Voltaire’in anlatısında Saf Oğlan Candide yıllarca aradığı sevgilisi Cunegonde’ye İstanbul’da kavuşur. Hatta, sonradan Fransız Devrimi’yle tarih sahnesine çıkan burjuva ideolojisinin sloganına dönüşecek “kendi bahçemizi çapalamalıyız” sözünü ona bir derviş söyler. Ben dervişin bıraktığı yerden ele aldım kalemi ve kahramanımı Lâle Devri’nin İstanbul’unda dolaştırdım.

Bu yolculuk boyunca roman dallanıp budaklandı, Saf Oğlan’ın İstanbul’da başına gelenler, bir hamamda tellâklar tarafından ırzına geçilmesi de dahil, anlatının düğümlerini oluşturdu. Osmanlı’yı radikal biçimde eleştiren ironik ve erotik bir anlatıya dönüştü. Voltaire’e göndermeler de giderek azalarak geri planda kaldı.

‘ROMANDA CİNSELLİK AĞIR BASIYOR’

- Romanda aşktan çok cinsellik önde.

Evet, Candide’in gözü Cunegonde’dan başkasını görmüyor ama romanda cinsellik, buna eşcinsellik de dahil, ağır basıyor. Kaynaklarım Reşad Ekrem Koçu, Murat Bardakçı, Mercimek Ahmed olunca bu durum kaçınılmazdı. Bu yazarlara göndermeler var kitapta, gizli ya da açık.

- Romanın şehvete varan yoğunlukta cinselliğe bakışı, dönemin hunharca yönlerinden de nasipli... Barok süslemeler, dönemin, devrin taş yapılarının mimarisi, süslemeleri sonra metne ruh hallerinde metaforlaşarak da eşlik ediyor. Sonra tarihi mekanların yapısı, mimarisi zaman zaman kadınları çağrıştırarak da metaforlaşıyor metinde.

Amacımı çok özlü ve yetkin biçimde özetlediğiniz için teşekkür ederim. Aşk ve İsyan temelde Lâle Devri’ndeki insan ve şehir manzaralarıyla eklemlenen tarihsel olaylardan oluşuyor. Şehir biraz Venedik ama büyük ölçüde elbette İstanbul.

‘ÇAĞDIŞI OSMANLI HAYRANLIĞIYLA BİR HESAPLAŞMA’

- Dediğiniz gibi Osmanlı’yı hayli ağır eleştiren ironik ve erotik bir anlatı Aşk ve İsyan. Candide’nin Türkler hakkında bildikleri, duydukları, hocasının dehşetengiz ifadelerle anlattıklarının yanı sıra kendisine Sine-i Osmanlı’yı anlatan Sultan III. Ahmet’ten yol boyu dinledikleri çerçevesinde de işleniyor. Makbul kullar maktul padişahlar sürekli yer değiştiriyor. Makbulü maktulüyle roman nasıl ses veriyor konu aldığı devre?

Bu roman günümüzde artık bıkkınlık veren, çağdışı Osmanlı hayranlığıyla bir hesaplaşma. Tümüyle tarihsel gerçeklerden yola çıkan çok sert bir hesaplaşma. Cumhurbaşkanımızın ikide bir tekrarladığı “ecdadımızla ne kadar övünsek azdır” sözlerine bir itiraz. İtirazdan öte, alaycı bir yaklaşımla dile getirmeye çalıştığı bir uyarı.

Aşk ve İsyan’ın Osmanlı’yı enine boyuna sorgulayan bir roman. Temel izleğinin Osmanlı’da zirve yapan siyasal şiddetin ironik eleştirisi olduğunu söyleyebilirim. İçinde tarih de var, renklerle peyzajlar da. Ve, elbette karakterler.

Tabii erotizm de var işin içinde. III. Ahmet’in otuz kızından ilki olan dul bakire Fatma Sultan’ın gerçekleşmeyen zifaf gecelerini anlatmadan edemedim. Patrona Halil’in akıl hocası, Ayasofya vaizi İspirizâde Ahmet Efendi’nin hamam sefalarını da.

‘ÖĞRENDİKLERİMDEN DEHŞETE DÜŞTÜM!’

Osmanlı bize okullarda öğretildiği gibi değil, son derece despotik bir devlet. Tam kırk dört sadrazam, sorgusuz sualsiz “siyaseten” katledilmiş. Padişahın ağzından çıkan tek bir sözle. Devlet ricalinin Fâtih’ten itibaren kul konumunda olmasından kaynaklanan feci bir durumla karşı karşıyayız.

Kanuni’nin canı ciğeri, en sevgili sadrazamı Pargalı İbrahim’in ya da III. Ahmet’in damadı ve can yoldaşı Nevşehir’li İbrahim’in nasıl “makbul”ken “maktul” olduklarını, hemen her padişahın Şehzadelerine acımadan kıydıklarını, bu arada durmadan çocuk da yaptıklarını (bildiğim ve romanda yazdığım kadarıyla rekor tam yüz iki çocuk yapan III. Murat’da) biliyoruz. Böyle bir düzen başka hiçbir ülkede yok.

Nedim gibi büyük şairler, Sinan gibi eşsiz mimarlar da çıkmış Osmanlı’dan, Lâle Devri’nin simgesi Levni gibi ressamlar da.

Ama romanda anlattığım Fatıma Sultan örneğinde olduğu gibi padişah kızlarının dört yaşında “zifafsız” evlendirildikleri, Kara Ali gibi cellâtların dehşet saçtığı, yeniçerilerin kazan kaldırıp kelle kopardığı, hatta Genç Osman’a yaptıkları gibi bir Osmanlı padişahının ırzına bile geçebildikleri, ibret olsun diye kafataslarının sarayın girişinde sergilendiği bir “uygarlık” da söz konusu.

Araştırmalarım boyunca öğrendiklerimden dehşete düştüm. Burada hepsini anlatma imkânım ne yazık ki yok, meraklısı romanda okuyabilir. Ama, ironiyle ele alınınca, bu “dehşet” ortamı başka türlü de algılanabiliyor.

Örneğin siyaseten katledilen sadrazamların bazılarının lâkapları lâle adları kadar şiirsel ya da argo deyimle “matrak”. Birkaç örnek vereyim:

Molla Tızmantırıl Kılçık Reis, Başdefterdar Patburunzâde Mehmet Efendi, Rüşvetçi Gazanfer Paşa, Dişlenk Hüseyin Paşa, Ekşizâde Efendi, Sinek Mustafa Paşa, Kavanoz Ahmet Paşa. Daha sayayım mı? Evet, izin verirseniz; Daltaban Mustafa Paşa’yla, Tabanı Yassı Mustafa Paşa ve Yahnikapan Abdülkerim Paşa’yı da ekleyebilirim listeye.

‘CANDIDE’NİN İYİMSER OLMASI İÇİN NEDEN YOK’

- Ana kahraman Candide sananlar yanılır! Önemli bir hareket noktası olmakla birlikte çok çeşitli karakterler rol devrediyor birbirine.

Evet, Voltaire’in yarattığı, iyimserliğin simgesi karakter Candide anlatının - benim eklediğim özellikleriyle - odak noktasında ama III. Ahmet, Flaman ressam Vanmour, baldırıçıplak Patrona Halil gibi tarihsel gerçeklik açısından haklarında bilgi sahibi olduğumuz karakterler de var. Hayal gücünden kaynaklanan Turşucuzâde Arnavut Hüsnü ya da Köçek Kösnü gibileri de. Onları hayal perdesine çıkarıp oynatan, meddah geleneğini sürdürmeye çalışan, anlatıya çeki düzen veren bir yazar da var.

- Candide’nin hayatta başına gelenler, duydukları ve gözlemledikleri düşünülünce aslında iyimser olması için bir neden yok!

- İyimser olması için görünürde hiçbir neden yok tabii; sevgilisinin de, kendisinin de başlarına gelmedik belâ kalmıyor. İşte tam da bu nedenle “mümkün dünyaların en iyisinin” peşinde Candide. Oysa yaşadığı çağ, Aydınlanma hareketinin öncesinde, hoşgörünün olmadığı, savaş ve şiddetin sıradan olay sayıldığı bir çağ. Osmanlı da bu tarihsel dönemin bir parçası. Batı gelişir, ekonomi ve siyasette hatırı sayılır ilerlemeler gerçekleştirirken biz gerileme devrine giriyoruz. Biz derken “anlı şanlı atalarımızı” kastediyorum.

‘AŞK VE İSYAN BİR ARAYIŞIN DA ROMANI’

- Aşk ve İsyan, bir arayışın da romanı. Candide ümidini kesmiyor sevgilisinden, onu bulacak!

Kesinlikle bir arayışın romanı olduğu da söylenebilir. Saf Oğlan, Venedik dönüşü, Lâle Devri’nin İstanbul’unda kayıp sevgilisini arıyor ve aradığı süre boyunca başına gelmedik de kalmıyor. Demek ki bir serüven romanı aynı zamanda.

- Sultan Ahmet ile “Payitahta!” dileğiyle kadeh tokuşturuyor Candide!

Bu kadeh tokuşturmanın ironik bir anlamı olduğu kesin. Boş yere akan bunca kandan, felâketten ama aynı zamanda işretten de sonra, okur, bize dayatılan olumlu, övünülesi Osmanlı imajını sorgular diye ümit ediyorum.

‘OLAYLARIN ÇOĞU TARİHSEL GERÇEKLERE BİREBİR UYGUN’

- O kadar çok olay ve bilgi akışı sağlıyorsunuz ki; hani kurgu nerede başlıyor nerede bitiyor?

Romandaki olayların çoğunun tarihsel gerçeklere birebir uygun olduğunu özellikle belirtmek isterim. Dehşet sahnelerinin, özellikle de Edirne Vakası’ndan Patrona Halil ayaklanmasına dek tüm isyan bölümlerinin hiçbirini uydurmadım.

Yine de, “araya giren yazar” kimi kez felâket tellâllığına soyunsa da, Çetin Altan’ın deyimiyle “enseyi karartmayın” diyebiliyor. O da Candide gibi iyimser anlayacağınız.

İnsan manzaralarına gelince Sultan Ahmet’den İspirizâde’ye, Turşucu’dan Humbaracı’ya, Patrona Halil’den Şair Nedim’e, gerçeğin yanı sıra kimi hayal ürünü karakterler söz konusu. Her birinin anlatıda belli bir işlevi var.

‘ANLATI TEKNİĞİ BOĞAZKESEN’LE BENZER’

- Patrona Halil isyanının tetikledikleri, ortamı hallaç pamuğuna çeviren olaylar silsilesi... İsyanın arka planına işaret ederken epey yol kat ediyor metin açık ve yer yer subliminal göndermelerle. Anlatı tekniği açısından nasıl bir yöntem izlediniz? Ayrıca romandaki yazarın da okurla iletişimi, benimsediği üslubu anlatır mısınız?

Anlatı tekniği açısından Boğazkesen’le benzerlik taşıdığını söyleyebilirim. Aşk ve İsyan’da da okura seslenen bir yazar var. İpler onun elinde. Onun sayesinde okur, okumakta olduğu romanın yazılma sürecine dahil oluyor.

Yazar anlatının karakterlerinden biri aynı zamanda. Tıpkı Boğazkesen’in Fâtih Haznedar’ı gibi. İzlediği yöntemin postmodern olduğunu söyleyebiliriz. Ama anlatı genelde tanımlamaları aşan bir özelliğe de sahip. Kendime göre bir üslup denedim.

Takdiri eleştirmenlere ve okura bırakıyorum, bizden gerçekleri gizleyen anlı şanlı tarihçilerimize değil. Tarih, onlara bırakılmayacak kadar ciddi ve önemli bir konu çünkü. Yine de, bazılarının kitaplarından yararlandığım için, kendilerine en azından bir teşekkür borcum olduğunu itiraf etmeliyim.

‘DAT’ÇILAR VE ‘ZAT’ÇILAR!

- Son olarak “dat”çılarla “zat”çıların kavgasını sorarsam; yazıyorsunuz ki, “Ahmet Efendi’nin Damat İbrahim’e garazı aslında bu büyük devlet sorununun, bir başka deyişle “dat”çılarla “zat”çıların kavgasından kaynaklanıyor. Bir de “zırtçı”lar var, zurnanın “zırt” dediği yerde takılanlar, ama konumuz onlar değil. Patrona Halil’in isyanının başka nedenleri olduğunu da söylemeliyim, ama siz şimdilik bu dediklerimi bir köşeye not edin ve beni okumaya devam edin..” Trajikomik!

Büyükannem saçma sapan işlerle vakit kaybedenler için “dipsiz kile boş çuval” derdi. Buna “abesle iştigal” de diyebiliriz. Dönemin en önemli bilimsel tartışmasının “dat” ve “zat” harflerinin telâffuzu üzerinde yoğunlaştığını düşünürsek rahmetli büyükanneme hak vermemek elde değil. Bu “dat” ve “zat” tartışmasından iyi bir güldürü filmi olur.

Aşk ve İsyan - Sağ Oğlan’ın İstanbul Yolculuğu / Nedim Gürsel / Doğan Kitap / 232 s. / Eylül 2020.