Düşlerin yönetmeni Fellini 100 yaşında

Sadece İtalyan sinemasına değil, dünya sinemasına damgasını vurmuş, Fellini'nin yüzüncü yılında sanatçıyı anıyoruz.

27 Temmuz 2020 Pazartesi, 06:00
Abone Ol google-news

Tüm zamanların en büyük yönetmenlerinden Federico Fellini’nin doğumu üzerinden tam bir asır geçti. Fellini, hayatı ve düşlerini baştan inşa ettiği, hayalle gerçek arasındaki çizgiyi belirsizleştiren görkemli yapıtlarıyla farklı jenerasyonlardan pek çok usta yönetmene ilham kaynağı oldu. Filmlerindeki gerçeküstü, öforik ve stilize sahneler, İtalyan yönetmenin taşkın ve gürültülü sinemasının imzası haline geldi.

İtalyan Yeni Gerçekçi gelenekten yetişen Fellini’nin ilk filmleri, toplumsal temaları merkezine alan akımın izlerini taşır. Kırılgan ve çocuk ruhlu hayat kadını Cabiria’nın (Giulietta Masina) gerçek aşkın izinde bir hayal kırıklığından ötekine sürüklenişini anlatan 1957 yapımı La Notti di Cabiria’da yönetmen, bu akımı kendi sinema anlayışı çerçevesinde yeniden yorumladı.

Filmin umutlu hikâyesi ve şiirsel unsurları, katı ahlakçılığı ve trajik anlatılarıyla öne çıkan İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin sınırlarını esneterek, Fellini’nin kendine özgü renkli üslubunun habercisi oldu. Yönetmen, sinematik dünyasının yaratımında kendi yaşamından sıkça faydalandı. Rimini’deki çocukluğu ve gençliğinden esinlenen filmi Amarcord (1973), yeniyetme Titta ve eksantrik kasaba sakinlerinin hayatlarından kesitler sunarken, 1930’ların faşist İtalya’sının bir portresini çizer.

Amarcord gibi küçük bir kıyı kasabasında geçen I Vitelloni (1953), en verimli çağlarını aylaklıkla geçiren, yaşadıkları yere sıkışıp kalmış beş genç adamı konu alır. Bu filmde yönetmen, gençliğinde Rimini’yi terk ederek hayallerinin peşinden Roma’ya gidişini, Moraldo karakterinin trene atlayıp küçük kasaba yaşamını arkasında bıraktığı sahneyle tasvir eder.

Onun için dönüm noktası olan bu yolculuğu, Roma’daki ilk yıllarına dayanan yarı-otobiyografik filmi Roma’da (1972) bir kez daha sahneleştirir. Yaratıcı tıkanma ve varoluş krizi yaşayan ünlü bir yönetmenin düşleri ve anılarına yolculuk ettiğimiz 8 1/2’da (1963) ise Fellini, birçok filminde rol alan Marcello Mastroianni’nin suretinde adeta kendini yeniden yaratır.

‘LA DOLCE VİTA’...

Magazin muhabiri Marcello’nun (Marcello Mastroianni) haz ve anlam arayışıyla Roma’da oradan oraya savrulduğu yedi gün ve geceyi anlatan La Dolce Vita (1960), yönetmenin “Felliniesk” diye nitelendirilen stilini açıkça ortaya koyduğu ilk filmidir. Katı bir olay örgüsüne bağlı kalmayan film, aşırılıklarla örülü sahneleri, dini ve ahlaki konuları ele alış biçimi ve hedonist karakterleriyle çıktığı dönemde büyük ses getirdi. Marcello ve Hollywood yıldızı Sylvia’nın (Anita Ekberg) gece yarısı Trevi Çeşmesi altında paylaştıkları anı resmeden ikonik sahneyle zihinlere kazınan başyapıt, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alarak Fellini’yi geniş kitlelerle tanıştırdı.

SAYGI DURUŞU...

Fellini, rüyalarındaki görsel evreni yaratabilmek için filmlerinin büyük bölümünü İtalya’nın ünlü film stüdyosu Cinecittà’ta çekti. Yönetmen, filmleri için vazgeçilmez bir vahaya dönüşen stüdyonun kuruluşunun ellinci yıldönümü için çektiği Intervista (1987) filminde başrole Cinecittà’yı yerleştirerek stüdyoya saygı duruşunda bulunur. Film yapım süreçlerini ve stüdyonun arka planını izleyicinin seyrine açan film, Fellini’nin sinemaya duyduğu derin tutkuyu yansıtır. Kırk yıla yayılan kariyeri boyunca yönetmenin filmleri, film festivalleri tarafından sayısız kez ödüllendirildi. La Strada (1954), La Notti di Cabiria, 8 1/2 ve Amarcord filmleriyle Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde dört Oscar alarak, akademi tarihinde bu dalda en çok ödül olan yönetmen oldu. 1992 yılında Akademi Onur Ödülü aldıktan bir yıl sonra yaşama veda eden Federico Fellini’nin doğumundan yüz sene sonra bugün, filmleri hâlâ sinemaseverleri büyülemeye, Martin Scorsese, David Lynch, Sofia Coppola ve Paolo Sorrentino gibi pek çok yönetmene ilham kaynağı olmaya devam ediyor.