Olaylar Ve Görüşler

Altan’lar, Ilıcak ve ‘utanmak’

14 Kasım 2019 Perşembe

Yazar: Ahmet Tatar

Kumpas-der Başkanı


Altan’ların ve Ilıcak’ın bir süredir izlediğim arsızlıkları karşısında aklıma büyük bilim ve edebiyat insanı Goethe’nin “İnsanların ne kadar kötü olduklarını görmek beni hiç şaşırtmıyor, fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce çok şaşırıyorum” sözü geliyor. İnsandaki karanlık yanı zaten yaşayıp öğrendik de, utanmanın çok önemli bir insani ayrıcalık olduğunu bir kez daha hatırlamak gerektiğini düşünüyorum. 

Ne yaptıklarını en iyi kendileri biliyor. Ne kadar ağır ve affedilmesi güç bir vebal ile yüklendiklerinin farkındalar ki, yakıp yıktıklarına sırtlarını dönüp, arsızlığı ve tepelerden himmet dilenmeyi tercih ediyorlar. Bütün yalanları ayan beyan olmuşken utanmazca yaptıklarını savunabiliyorlar. 

Kötülüğün dipsiz kuyusu

Son on, on beş yıldır ülkemizde yaşananlarla kötülüğün, nobranlığın, zalimliğin dibi bir türlü bulunamadı. Ülkemiz geçmişten bugüne kadar hukukun adaletin ayaklar altına alındığı, devlet gücünün siyasi iktidar ve bugün terör örgütü olarak anılan bir cemaat tarafından düşmanlaştırılan insanlar üzerinde hoyratça kullanıldığı bir dönem yaşamadı. 

Bu dönemde siyasi iktidarın öncelikle neye mal olursa olsun iktidarını sağlamlaştırmak amacında olduğu, cemaat örgütlenmesi FETÖ’nün ise ABD kaynaklı daha büyük bir projenin uygulanmasının aracı olduğu ortaya çıktı. Bu ortaklık, devleti dönüştürmek için bütün imkânları seferber ederken, bu dönüşüm için kamuoyunun hazırlanması ve inandırılması görevi, medyadaki uzantılarına verildi.

Bunlar, medyada el geçirebildikleri her köşede Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkelerine, kazanımlarına, başta ordu olmak üzere bütün kurumlarına karşı savaş ilan ettiler. Her türlü yalan, her türlü kumpas, polis ve yargı eliyle pişirilip medyadaki tetikçiler tarafından kamuoyuna servis edildi. Bunun için, Taraf benzeri gazeteler, FETÖ’ye bağlı televizyon kanalları kuruldu. Buralarda Amerika’lardan Yasemin Çongar gibi profesyoneller, Baransu gibi bavul taşıyıcıları ve “kullanışlı aptallar” istihdam edildi. Kumpas davalarının altyapısı buralarda oluşturuldu. Bunun sonucunda:

Bugün, bütün bu medya yapılanmalarının özellikle oluşturulduğu, oralardaki “görevlilerin” rasgele seçilmediği, yapılan bütün yayınların ülkemizi adım adım 15 Temmuz’a getiren sürece hizmet ettiği açık olarak ortada duruyor.

Önce Ergenekon Balyoz Kumpasları sürecinin onlarca şehidi, daha sonra 15 Temmuzun 250 şehidi, dağılan aileleri, söndürülen ocakları, yıkılan hayalleri de orta yerde duruyor. 

Her şey ortada

Bu ülkeye, bu felaketi yaşatanların yaptıkları, kimlerin kimlerle ne tür ilişkiler içinde olduğu, ne söylediği, ne yazdığı, tarih tarih, isim isim saklanması mümkün olmayacak şekilde orta yerde duruyor.  

İşte ABD menşei, FETÖ senaryolu bu büyük oyunda etkin ve başrolü oyunculardan ikisidir Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak.

Gazetecilik değil

Bazı siyasilerin, gazetecilerin iddia ettikleri gibi bunların yaptıkları sadece “kötü gazetecilik” olarak geçiştirilemez. Kötü gazetecilik, bu ülkede her dönemde aşina olunan, gazeteci etiğinin hilafına bir tutumdur. Eninde sonunda teşhir olurlar ve çok çok kınanırlar. Kaldı ki, bahsettiğimiz isimlerin sicilleri 12 Eylül faşist cuntasına, Özal döneminin talan ekonomisine dair bu tür örneklerle doludur. Ama bu kez Altan’ların, Ilıcak’ın, Nagehan’ların hizmetkârı oldukları ve adına asla gazetecilik denemeyecek faaliyetleri ile destekledikleri süreçte masum insanların kanı akmış, canları gitmiş ve ülke uçurumun kenarına sürüklenmiştir. 

FETÖ denen cinayet şebekesine sağladıkları lojistik destek ile yol açtıkları büyük mağduriyetler konusunda şu ana kadar gerçek anlamda herhangi bir pişmanlık duymadıkları gibi bunu hâlâ savunabilmektedirler.

Daha da önemlisi, ne Altan’lar ne de Ilıcak, bu suçlarından dolayı hazırlanmış bir iddianame ile yargılanmamışlar ve hapis yatmamışlardır.

“Subliminal mesaj vermek” türünden ispatlanması mümkün görünmeyen, temelsiz suçlamalar ve örgüt üyeliğinden yargılanmış, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarından 8-10 yıllık cezalara ve tahliyeye uzanan, inandırıcılıktan uzak, “sonu başlangıcından belli” bir yargı süreci yaşanmıştır. 

Zannedildiği gibi bizimle doğrudan bir ilgisi bulunmayan bu tiyatroya üzülmemiz ya da sevinmemiz söz konusu değildir. Fakat bu kişilerin gerçek suçlarından yargılanmamış olmalarına ve sanki aklanmışlar gibi ellerini kollarını sallayarak dolanmalarına karşı kırgınız, kızgınız. 

Bu şahıslar, yargıdaki FETÖ tetikçisi savcı ve hâkimler gibi gerçek suçlarından değil, esasen sadece örgüt üyeliği çerçevesinde yargılanmışlar ve hapis yatmışlardır. Peki, ya işledikleri esas ve somut suçların karşılığı nedir?

Bu yaşanan yanılsamaya “Adalet yerini buldu” dememizi, kabullenmemizi kimse beklemesin. 

İntikam değil adalet

Evet, ne kadar arsızlığa verirlerse versinler, Altan’ların, Ilıcak’ın ve diğerlerinin toplum vicdanında çoktan müebbete mahkûm olduklarını biliyoruz ama sebep oldukları yıkımlardan, yaktıkları canlardan, dolayı henüz adalete hesap vermediler. Takipçisiyiz, ama asla intikam peşinde değiliz. Talebimiz sadece gerçek anlamda adaletin tecellisidir.  

Bu yazıyı Ahmet Altan’a yeniden tutuklama kararı verilmeden önce yazdım. Düşüncelerim aynen geçerlidir, ancak bu yapılanı, bu tarzı doğru bulmam mümkün değil.

Hukukun simgesinde teraziyi tutanın gözünün bağlı olması çok önemlidir. Adalet adına verilen kararlar bu kadar hızlı ve gerekçesiz değiştirilirse inandırıcılığı sorgulandığı gibi, sonuçları da telafi edilemeyecek derecede vahim olabilir. Bu nedenle hukuk adına karar verenler bin kez düşünüp bir kez karar vermek; herkesten ve her şeyden bağımsız olmak zorundadırlar.