Enver Aysever

Sussan gönül razı değil!

11 Kasım 2019 Pazartesi

Dedem derdi ki; Bu kadar konuşana bir dinleyen lazım.” Dün herkes, her yerde o kadar çok “Mustafa Kemal”den söz etti ki, eksikli fazlalı, bugün biraz üzerine düşüneyim dedim. Güncel olana saplanmadan serinkanlı biçimde “Mustafa Kemal”den söz açmak mümkün mü? Bunca gürültü içinde sağlıklı bir dil kurmak peki? Deneyelim yine de!

Kurucu Baba” kavramı değerlidir, bu kadarına saygı duymayanla neyi tartışacaksın? Bu ülkenin kurucusuna “yanlış” derseniz eğer, baştan kapıları kapatırsınız. Neydi yanlışı, onu da söyleyin, anlayalım. Kimse tartışılmaz değildir, doğru. Ama hangi konuyu, kavramı, kimle, hangi bağlamda, hangi kavramlarla tartıştığınız önemlidir. Osmanlı hayranı biriyle Mustafa Kemal tartışacak kadar kör olmayalım örneğin. Tuzakların büyüğü bu!

Sermayenin tüm uyanıklığını görüp, timsah gözyaşlarına mı kanacağız? Kâr peşinde, herhangi bir ilke olmaksızın hızla dönüş yapma becerisine sahip patronlar katında “Mustafa Kemal” yeniden keşfedildi. Niye? Çünkü halk sahip çıkıyor. Bunu bileceğiz ki yönümüz belli olsun. Neo-liberal tezlere saplanmak en büyük hata olur.

Dahası, “laiklik” demekten utanan, gericileşmenin önünü hızla açan kimselerden Mustafa Kemal nutku dinlemeye katlanmak kolay mı? Toplumsal bir yanılgı “gerici” olmanın dinle ilişkili sayılmasıdır. Doğrudur, dinci gericilik ülkeyi esir aldı. Ama sadece o kadar mı? Sorumlu görevlerde bulunup devrimlere sahip çıkamayan kimselerin peşine takılmaktan vazgeçmek gerekir. Pusula bozuk olunca yol nasıl doğru olsun ki?

Güç günlerden geçiyoruz, aydın sınav verir, kafayı çeviren, susan, herkese alkış tutanlarla yan yana düşmemek lazım. Vaziyeti idare etmek utançtır. Düşünün; üç günde iki aile toplu olarak yok oluyor, sen görmezden geliyorsun... Otizmli çocuklara hakaretlerle saldırılıyor, susuyorsun... Binlerce yıllık tarihi kent yıkılıyor, kılın kımıldamıyor... 

Gönül razı değil elbet!

Fuarlarda pek çok okurla karşılaşma olanağı buluyoruz, söyleşiyoruz. Sıkça “Çözüm nedir” diye soruyorlar. Sanırım en kolay yanıt: “Kahraman aramaktan vazgeçin” olmalı. Toplumsal değişimi kişilerin becerisine bırakmak, buradan çıkış beklemek yanlıştır. Kaldı ki ilginç tuzaklarla dolu bir döneme giriyoruz. Tüm gerici tayfa “Atatürk” diyor örneğin. Bunu başarı saymak derin yanılgıdır. İçi boşaltılan Atatürk vurgusu tehlikelidir. Hep yazdım; İlhan Selçuk’un “Gardırop Atatürkçüsü” kavramı ve Nadir Nadi Bey’in “Ben Atatürkçü Değilim” söylemi bugünlerde daha çok aklımda…

Muhafazakârlaşma dayatmasına mutlaka direnç göstermek gerekir. Düşünsel tartışmaların gücü hafifsenmemelidir örneğin. Cehaletin kutsandığı, vasatlığın ve bayağılığın herkesi esir aldığı dönemden geçiyoruz. Öğretmen, hâkim, hekim, her kimse sorumluluk hisseden, üzerine düşeni yapmalıdır. Unutmayalım, yarım kalmış devrimi tamamlamak sorumluluk gerektirir. Doğrusu ben kendi payıma din ve devlet işlerinin bunca iç içe geçmesine yüksek sesle itirazın giderek daha önemli olduğunu görüyorum. Bu dinselleşme dayatması, hele de buna karşı çıkılınca yükselen uğultu, son derece tehlikelidir.

Güç günlerin ağırlığını soluduğumuz havada hissediyoruz hepimiz. Düşkünler toplumunun ne bağımsızlığı olur, ne özgürlüğü, ne Cumhuriyeti, ne de demokrasisi! İlkin insanımızı bu halden kurtarmak gerekmez mi?