‘Kör ölür...’

08 Kasım 2019 Cuma

Milli Eğitimden dış politikaya, yasamadan yürütmeden yargıya, temel hak ve özgürlüklerden, mutfaktaki salgına, sağlıktan adalete kadar nereye bakarsanız bakın, sorunlar tahammül sınırlarını çoktan aşmış, herkes kan ağlamakta... Herkes birbirine saldırmaya hazır, karşılıklı hırlaşmakta... Tam bir bunalım toplumu olmuşuz, toplumsal tsunami karşısında kavramlar, kurumlar teker teker çökmekte...

Siyasi bunalımların ötesinde bir rejim bunalımının tam ortasındayız. Bu durumda “cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi” denilen düzenin her alanda iflası herkes tarafından teslim edilmekte.

Bu ortamda, gün geçmiyor ki birileri özlemle eskiyi anı şu öneriyi  dile getirmesin:

- Ah nerde o parlamenter sistemli günler, parlamanter sisteme geri dönelim!

İki gün önce, yalakalık ufuklarına yelken açmamakta direnen, gazete olarak adlandırılmayı hak eden bir gazetenin etkin ve düzgün yazarlarından biri de katıldı parlamenter sisteme dönüş çağrısına. Okuyunca mırıldandım:

- Kör ölür badem gözlü olurmuş.

Parlamenter sistem de öyle. Şimdi sanki, tek başına her şeye çare sanılan, parlamento döneminde de bugünkü pisliklerle, güçlüklerle uğraştığımız unutuluyor.

Oysa sistemimizi parlamanter sandığımız dönemde de, yolsuzluk hırsızlık, baskı zulüm, rüşvet, kadına şiddet, düşünceye kelepçe gırla gidiyordu

O zaman da ihale yasaları üst üste değiştiriliyordu...

O zaman da gazeteciler hapse tıkılıyor, düşünceye kelepçe takılıyordu.

Unutmayalım, Ergenkon ve Balyoz kumpasları bütün iğrençliğiyle sürerken, rejimin etiketi daha hâlâ “parlamenter”di.

Yani aynı yapısal arazlar o zaman da görülüyordu.

Açıkçası, bugün olduğu gibi o zaman da tek adam sultası vardı. Tek fark tek adamın unvanıydı.

O zamanlar parlamentolu tek adam rejimi vardı, şimdi ise düpedüz tek adam rejimi var.

Yoksa, o zamanlar da çoğulcu katılımcı, özgürlükçü, kurumların birbirlerini denetledikleri bir demokrasi yoktu.

Ortada sandıktan başka (o da bağımsız yargı denetiminden yoksun) hiçbir demokratik kurumun, hiçbir denge denetim mekanizmasının bulunmadığı, biat kültürü üstüne bina edilmiş, tek adam rejimlerinde, zaten lider tarafından aday gösterilen vekillerin oluşturduğu Meclis’e kanarak, rejimi parlamenter sanmak safdillikti.

Türkiye 21. yüzyıla bu yanılgıyla girdi ve de onu hâlâ aşamıyor.

Şu sırada da karşı karşıya bulunduğumuz sorunların nedeni olarak, cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi gösteriliyor. 

Oysa, cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi bir neden olmaktan çok bir sonuç. Neden ise “biatçı tek adam demokrasisi” olarak adlandırabileciğimiz garip totaliter düzen.

Biatçı tek adam sultası kafası egemen olduğu sürece, rejimin etiketi parlamenter de olsa bir şey değişmez, yalnızca başkan yardımcısının sıfatı başbakan olur, cumhurbaşkanı kararnamesinin adı da hükümet kararnamesi.

Yoksa, devletin erkleri arasında, en tepesinde tek adamın iradesinin bulunduğu hiyerarşi sürer ve demokrasiyi güvenceye kavuşturacak dengeyi sağlayacak denetim kurumları da oluşturulamaz.

Sağlıklı çözüme ulaşmak için ilk yapılacak şey, biat kültüründen vazgeçerek, denge ve denetim kavramını içselleştirecek düşünceyi egemen kılmaktır.

O da bugünkü AKP’nin aktörleriyle olamayacağından ilk yapılacak iş o aktörleri değiştirmektir.

Hani hep derler ya, “adamlarla uğraşmayı bırak sen sisteme bak!” diye, kulak asmayın! Bu defa önce adamları değiştirmeye bakalım!