Pandora’nın kutusu... Eğitim, toplum...

08 Kasım 2019 Cuma

TÜSİAD talep etmiş Boğaziçi Üniversitesi Barış Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi raporunu hazırlamış. Konu, “Sosyal ve Duygusal Öğrenme Becerileri”, (kısaca SDÖ) ve bunun eğitim sistemine yerleştirilmesi. Raporun tanıtım toplantısı önceki gün yapıldı. Eğitimi yakından ilgilendirdiği için Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da davetliydi. Ama nedendir bilinmez katılmadı. Ona yazının sonunda geleceğim. Öncelikle kısa bilgiler...

SDÖ neden önemli?

Önce bu becerilerin neler olduğuna bakalım. OECD, 5 temel başlıkta topluyor: Öz farkındalık, öz yönetim, sosyal farkındalık, ilişki becerileri, sorumlu karar verme. Tüm bunlar duygusal zekânın  temelleri aynı zamanda. Artık bilim dünyası duygusal zekânın (EQ) entelektüel zekâ (IQ) kadar önemli olduğunda hemfikir. SDÖ becerilerine sahip bireyler eleştirel düşünme, bütünü görebilme, strese dayanıklılık, başarıya odaklılık, azim, hoşgörü gibi toplumsal yaşamın zaten olması gereken özelliklerine de sahip oluyorlar. 

SDÖ becerilerinin çok erken yaştan başlayarak çocuklara öğretilmesi ise son derece önemli. 

Baktığımızda bizim toplum olarak en sorunlu alanlarımız da bunlar değil mi? 

Kabul edelim, uyumsuz, öfkesine hâkim olamayan, hoşgörüsüz, saygısız (kadına, başkalarına, çevreye ve kendine)  insanların sayısı hiç de az değil. 

 Peki neden bunun daha çocukluk yaşta okul döneminde önlemi alınmasın?

Okullar da sorunlu. Çocuklar gençler giderek artan bir şiddet sarmalı içinde.

Eğitimi İzleme Girişimi ERG’nin TEGV ile birlikte hazırladığı “Çocuk gözünden okul yaşamı” raporu çarpıcı şekilde akran zorbalığının boyutlarını gözler önüne seriyor. Rapora göre her 4 çocuktan biri zorbalık kurbanı. Bu sözlü olduğu kadar fiziksel şiddete kadar gidiyor; büyük sınıftakilerin küçüklerden zorla para istemesinden, itip kakmalara kadar... Yaş büyüdükçe boyutu okulda bıçak taşımadan uyuşturucuya kadar uzuyor...  

Bu tabii akran zorbalığı ile sınırlı değil; okul görevlilerinden sokaktaki insana, aileye kadar uzanan bir  çerçevede toplum acaba çocuğun sıkıntıları ile ne kadar ilgili? 

 TÜSİAD’ın raporuna dönersek... Çocuğun sosyal ve duygusal becerilere sahip olmasının etkileri de ölçümlenmiş. İşbirliği, paylaşma, sorumlu vatandaşlık, öz saygı, okula aidiyet ve devam, psikolojik olarak iyi olma hali arttıkça akademik başarı da artıyor. Beraberinde saldırganlık ve şiddet davranışları, sağlığa zararlı madde kullanımı, değersizlik hissi, zorbalık ve siber zorbalık, psikolojik stres gözle görülür şekilde azalıyor. Bu becerilerin geliştirilmesi için hazırlanan programlar ve modeller var. Bugün birçok ülke eğitim sistemlerine SDÖ’yü de dahil ediyorlar. SDÖ becerileri sayesinde birey, gündelik sorunlarla, görev ve karşılaştığı zorluklarla etkin ve etik bir şekilde baş edebilir hale geliyor. İş performansı ve yetkinliği artıyor. 

Neden TÜSİAD bu konuyu gündeme taşımak istiyor?

Çünkü konunun ekonomi ve istihdamla da yakından ilgisi var. Dijital teknolojiler ve küreselleşmenin çarpan etkisi ile toplumlarda her açıdan çok büyük ve hızlı değişimler yaşanıyor. Otomasyon, yapay zekâ, robotik ve yeni gelişmeler var alan iş alanlarını yok ediyor yerine yeni iş alanları açılıyor. Bu yeni alanlarda ise farklı beceri ve yetkinliklerle donatılmış işgücüne ihtiyaç var. Türkiye’nin beşeri sermayesi zaten sorunlu. OECD’nin yetişkin becerileri ülke karşılaştırmasında çok gerilerde. 16-65 yaş aralığındaki grubun sözel, sayısal ve teknoloji yoğun ortamda problem çözme becerileri zaten ortalamanın altında. Şimdi ise işgücünde aranan özellikler daha da farklılaşıyor; öğrenmeye açıklık, takım çalışması, güçlü sosyal iletişim, karmaşık problem çözme gibi becerilere sahip olması önem kazanıyor.

İstenirse sosyal ve duygusal öğrenme becerileri pekâlâ Türkiye’de de eğitim sisteminin içine alınabilir. Ama alınır gibi yapılıp alınmıyor. Neden?

Bu sorunun yanıtı iktidarın toplumu kendi isteği gibi şekillendirmek istemesinde yatıyor. Eleştiren, düşünmesini bilen, sorgulayan bireyler yetişmesi iktidarın işine gelmiyor. Bilimsel düşüncenin hâkim olacağı sistemler yerine vakıflar ve derneklerle protokoller imzalanıyor ve bunlar eğitim sistemi içinde giderek daha çok yer kaplıyor. “Değerler Eğitimi” adı altında 30 saat üzerinden çalışmalar gerçekleştiriliyor. Bunun 6 saatine müftülüğün belirlediği kişiler giriyor. Öte yandan bakıyoruz öğrencilerin okul terkleri, devamsızlıkları, sınıf tekrarları gibi her yıl daha da artan sorunlar asla irdelenmiyor. 

Sonuç: 

Bir ıspanak sorununun bile ulusal çapta güven krizi haline dönüştüğü; velilerin otizmli öğrencilerin kendi çocuklarının yayında eğitim almaması için eylem yaptığı, genç başarılı beyinlerin geleceklerini başka ülkelerde aradığı bir toplum haline dönüştük.   

Pandora’nın kutusunu ise kimse aralayamıyor bile...