Haklı kalmak ve haklılığı yönetmek!

03 Kasım 2019 Pazar

ABD Temsilciler Meclisi’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli gününde, 29 Ekim’de aldığı iki kararı “yok sayıyorum”, “çöpe attım”, “okumadım bile” gibi tepkilerle geçiştirmek mümkün değildir. 


Bazen “usul” “esas”tan daha önemli olur. Oylamayı 29 Ekim’de yapmak, her iki kararın içeriği kadar ciddi bir mesaj. 

Bunu görmemek, itibardan büyük bir tasarruf olur!

ABD, Ermeni karar tasarısını ve Türkiye’ye yönelik yaptırımları, Barış Pınarı Harekâtı’nın sonrasında oyladı.

Türkiye, terörle mücadelesinde haklıdır...

Harekât dahil her türlü meşru yöntemi kullanma hakkına sahiptir.

Bu “haklılığın” devamında iki önemli unsuru gözetmek kaçınılmazdır:

Haklılığı korumak ve haklılığı yönetmek...

AKP iktidarı bunları başaramadı, başaramıyor, yakın geçmişte attığı yanlış adımlarla yüzleşmeden başarması da zor. 

Temsilciler Meclisi’nin, daha önce defalarca reddettiği bir karara bu kez evet demesi, karar değiştirenlerin yaptığı açıklamalar yakın gelecekte “Suriye sorununun” neredeyse “Türkiye sorununa” dönüşeceğini gösteriyor.

Bu kararları yok saymak, tribünde oturup atılan golleri “saymeycez” sloganıyla karşılamak gibi bir şey!

ABD’den gelen haberlerden biri şöyleydi:

Türkiye ilk kez oylama öncesi etkili kulis faaliyeti, diplomatik çaba göstermekten vazgeçti.

Zira uzun süredir böyle bir yolun varlığı unutuldu. 

Kararların 403’e 16, 405’e 11 gibi uçurumlarla alınması da bunun sonucu.

Türkiye, değil ABD’de tüm dünyada yalnız kalsa bile terörle mücadeleden vazgeçemez. Ancak unutmamak gerekir ki, yalnızlık sürdürülebilir değildir, tehlikededir. Hızla aşmak gerekir. Emperyalist ülkeler, hedef ülkeye istediklerini yaptırmak için önce yalnızlaştırırlar. Sonra o ülkeye karşı her türlü adımı atarlar.

Bir devlete ambargo uygulamak, o ülke yönetimini güçlendirir, ama ülkeyi zayıflatır! 

Yönetenler, “Bütün dünya bize karşı, ama biz hepsine göğüs gereriz” söylemiyle ekonomiden eğitime her sorunu perdeleyebilir. Bu bağlamda, halkı umut ve kinle beslemek, ekmekle beslemekten daha kolaydır, sözü geçerli olabilir. Ancak orta vadede devlet ve toplum yorgun düşer. 

Türkiye’yi yönetenler hiç bugünkü kadar dışarıda “kişisel ve ailesel mal varlığının araştırılması, kaynaklarının ortaya çıkarılması” gibi bir durumla karşı karşıya kalmamıştı. Bu tür muameleler, tam bağımsızlık ruhu gelişmemiş, gelişmesine izin verilmemiş ülke yöneticilerine yapılır.

Türkiye’nin ulusal onuru kimsenin şahsi meselesi değildir, olamaz.

Kim olursa olsun Türkiye’ye, Türkiye’nin tarihine hakaret edemez.

Kendi halkının her eleştirisini hakaret sayıp uluslararası aşağılanmayı alttan almak, idareyi maslahat bile değildir.

Türkiye’nin nasıl bir ülke olduğunu, haklılıklarını, dünya sahnesindeki yerini ilan edecek bir siyasal çıkışın, bir söylemin, bir manifestonun vaktidir!