Hikmet Altınkaynak

Su içene, şaire dokunulmaz!

22 Ağustos 2019 Perşembe

Dün 21 Ağustos’tu ve Can Yücel’in doğum günüydü, 10 gün önce 12 Ağustos’ta da aramızdan ayrılışının 20. yıldönümü...
Bu nedenle her yıl ağustos ayında Datça’da ve Türkiye’de ona duyulan özlem ve sevgi daha da yoğunlaşır. Bundan etkilenmemek de olası değildir.
Can Yücel, sözcükleri bir kuyumcu gibi işleyerek şiire hiciv, ironi ve mizah katmıştır. Çünkü Can Yücel’in alışılmışın dışında bir sözcük dağarcığı vardır. Dağarcığında başat olan yaşamın içindeki argo, ironi ve mizahtır. Bunu yaparken kendiyle de dalga geçer, Prenses Diana’yla da. Güncel politikadan hareket eder, siyasetçileri eleştirir, toplumcu kavga adamlarını destekler.
Can Yücel, yalnızca şiirde değil, çeviri ve düzyazıda da kendine özgü tatlı sert, gerçekçi, duygusal dilini kullanır.
Ne var ki çevirdiği iki kitaptan dolayı 1971 askeri döneminde 15 yıla hüküm giyer. Adana Cezaevi’nde bir süre tutuklu kalır. 1974 affıyla özgürlüğüne kavuşur. Cezaevine gidişini: Bileklerimizi morartmış yeni Alman kelepçeleri / Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman’dan sonra / Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik / Başımızda perensip sahibi bir başçavuş. / Niğde üzerinden Adana Cezaevi’ne gidiyoruz. // Bi sen eksiktin ay ışığı / Gümüş bir tüy dikmek için manzaraya!” dizeleriyle alaysı bir biçimde anlatır.
Bir söyleşide şiirini Nâzım Hikmet’in ve cezaevini etkilediğini, bundan da mutlu olduğunu dile getirir: “Hapishane koşulları bana da, insanlarla yakından ilişki kurma olanağı sağladı. Üstelik ben hapisteyken çok yoğun şiir çalışmasında bulundum ve dışarıya şiir kaçırarak, neşriyatımıza devam ettik... Çok mutluyum hapishaneye girdiğimden dolayı.”

Şiire ilk adımı
Çağdaş şiirimize büyük renk katan Can Yücel, 1945’te şiire başlar. İlk kitabı Yazma’yı babası Hasan Âli Yücel, İngiltere’de olan oğluna sürpriz yapmak için Bedri Rahmi’nin resimlemesiyle 1950’de yayımlar. İlgi görmez. Can Yücel, 1998’de “Babam kendi şöhretine dayanarak satar kanısındaydı. Hâlâ duruyor Yazma’nın ilk baskıları” der.
Lisede öğrenmeye başladığı Latinceye Yunancayı, İngilizceyi de ekler, üniversite öğrenimine AÜ DTCF’de başlar, İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde sürdürür. Askerlik sonrası uzun süre Paris’te yaşar, İngiltere’ye geçer. Londra’da BBC’nin spikerlik sınavını kazanır, çalışmaya başlar. Nâzım Hikmet’in öldüğü gün haber yapmayı unutunca, işten kovulur. İngiltere’den ayrılır, yurda döner. Marmaris’te, Bodrum’da, İstanbul’da, Datça’da yaşar. Turist rehberliği, gazetecilik, çevirmenlik yapar.
Dil virtüözü”dür. Dille oynar. Der ki: “Dilde oynama, iyi bir yöntemdir benim için. Halk Türkçesine eğilmiş olmanın getirdiği bir kazanç olarak, küfür de dilin içindedir. Bir şair diyor ki: ‘Küfür halkın dudaklarında açan en güzel çiçektir.’
Can Yücel, Bir Siyasinin Şiirleri (1974) kitabıyla adını geniş kitlelere duyurur. 2011 yılından bu yana da 15 kitapta toplanan şiirleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nca yeniden yayımlanır.

Şiirinin amacı
Can Yücel amacını şöyle açıklar: “Türkiye’deki haksızlıklara, insan haklarından yoksunluğa ve sınıfsal hegemonyanın, Atatürk dönemi hariç, öteden beri varlığına itiraz ediyorum.”
Bu nedenle yalnızca şiir yazmaz, siyaset de çeviri de yapar. Shakespeare, Lorca, Brecht çeviri yaptığı şairlerin başında gelir. Can Yücel, çeviri kitaplarında “Çeviren” değil, “Türkçe Söyleyen” tanımını özellikle kullanır. Çünkü yaptığı kül çeviridir.
Can Yücel’i hem doğum, hem ölüm yıldönümünde anmak yalnızca Datça’da değil, tüm Türkiye’de esen bir büyük sıcak sevgi, umut, direnç, sevecenlik rüzgârıdır. Can Yücel, baba sevgisini en güzel anlatan şairdir. O şiiri, “Dokunmatik” şiirinde dediği gibi “su” gibi kutsal sayar: “Görmüyor musun / Su içiyorum / Şiir yazıyorum / Ne dokunuyorsun?”
Çok haklı! Su içene, şaire dokunulmaz! İyi ki doğdun Can Yücel...