Mine Sirmen’e veda...

22 Ağustos 2019 Perşembe

Sevgili Mine, Bu dünyadaki yolculuğun sona erdiğinden beri seni konuşuyor, seni düşünüyor, seni özlüyoruz... Benim özel anılar labirentime, sen, 12 Eylül faşist darbesinden de önce girmiştin.
Cumhuriyet gazetesinin ünlü yazarı Ali Sirmen’in eşi olduğunu öğrenmemden önceydi... 70’lerdi. Şimdilerde kaybettirilen Milliyet’teydim o zamanlar. Seni önce kaçırılmaması, mutlak izlenmesi gereken sergilerde, tiyatrolarda, konserlerde gördüm. Aynı “dili” konuşan insanların bakışları, gülümsemeleri mutlak karşılaşır, yolları mutlak kesişir... Bizimki de öyle oldu. (Bu etkinliklerin bir çoğunda en yakın arkadaşım, annem eşlik ediyorsa bana; ona gösterdiğin ilgi, özen, sevgi ve saygı beni özellikle etkilerdi. Neyse ki bunu sana ta o zamanlar söylemiş ve teşekkür etmiştim.)
Gençtin, güzeldin, akıllıydın. Gözlerinden ışık, yüzünden gülümseme eksik olmazdı. Bütün o etkinliklerde meraklıydın, ilgiliydin. Yorumlayıcı ve değerlendiriciydin. Avukat olduğunu, koca koca şirketlerin avukatlığını üstlendiğini, Ali Sirmen’in eşi olduğunu sonradan öğrendim. Çoktan senli benli olmuştuk.
12 Eylül sonrasında, üzerimizden silindir gibi geçen o baskı ve zulüm günlerinde sevgilin, eşin, oğlun Devrim’in babası Ali de birçok arkadaşımız gibi içerideydi. Ah o Barış Derneği duruşmaları... Her duruşmada sana ve hapisteki arkadaşlarımın tüm eşlerine saygım, sevgim biraz daha çoğalırdı.
Hep söylerim: İçeride yatanın dışarıdaki eşi bir Don Kişot’tur! Dışarıdaki eşin işi, içerideki kadar, belki daha da zor, daha da acımasız, daha da meşakkatlidir! İçeride kahramanlık, dışarıda fedakârlık büyür, büyür, büyür... Ha bire zirveye taşınacak bir kayaya dönüşür... Zirveye taşındığı an aşağılara düşecek olan dev bir kaya...
Sen içeridekinin sadece eşi değildin, aynı zamanda avukatlığını üstlenmiştin. Ve bütün o süreçteki direncini, ama en çok, en çok dik duruşunu unutamam. Üstelik bütün o zorluklara neşeni, mizah duygunu, şen şakrak öykülerini, o tiz kahkahalarını katarak meydan okurdun! Belki bilerek, belki bilmeyerek o duruşmalarda herkese örnek olurdun!
(Şimdi şu satırları yazarken Sevgili Reha ve Ahmet İsvan’ı, Mahmut Dikerdem’i, Hüseyin Baş’ı, Ali Taygun’u, Gülçin Çaylıgil’i düşünmeden edemiyorum ve bu akşam onlara da kadeh kaldıracağımı biliyorum.)

Ya bugün?
Sevgili Mine, hiçbirimizin aklına gelir miydi o günleri arayacağımız?
O duruşmaların en azından kendi içinde bir mantığı olduğunu bilirdik. Askeri mantık, sıkıyönetim mantığı, faşizmin mantığı... Ama yine de kuralları olan bir mantık...
Canım Mine,
Seni Bebek Camisi’nden uğurlarken, hepimizin sinirleri tahammül sınırını çoktan aşmıştı. Senin için döktüğümüz gözyaşlarına, ülke için döktüğümüz gözyaşları karışıyordu.
Sen olsan kızardın! Kendinize gelin, direnin, dik durun derdin! Tıpkı Gezi Direnişi’nde olduğu gibi herkesi, o dinmek bilmeyen dinamizminle coştururdun. Ah o Gezi olaylarındaki karşılaşmalarımızı nasıl unuturum ki! Taksim’in orta yerinde halay çekişimizi, avukatlar protestosunu, şiirler okuyuşumuzu... Sonra “Kadın Bilinçlenmesi” toplantılarımızı...
Camiye gelmeden önce yaşadık kayyım olayını. Seçime girmelerinde hiçbir sakınca görülmeyen belediye başkanları, seçimi kaybetselerdi, sorun yoktu! Seçimi kazandıkları için görevden alındılar! Yerlerine kayyım atandı. 29 ilde 418 kişi gözaltına alındı.
Camiye gelmeden önce öğrendik, Evrensel gazetesi yazarı, eleştirmen Ayşegül Tözeren’in gece sabaha karşı ev baskınıyla gözaltına alınıp avukatlarıyla dahi görüştürülmediğini...
Böylelikle günlerdir yanan İzmir dağlarına, Karabağlar, Seferihisar, Menderes ilçelerindeki yangınlara, yüreğimizdeki yangınlar da eklendi... Ama sevgili Mine, işte şuraya yazıyorum:
Sevgili, güzel arkadaşım sana söz veriyorum: Rahat uyu, İzmir’in dağlarında da, Türkiye’nin her köşesindeki dağlarında da çiçekler yine açacak!