Yazgülü Aldoğan

Anayasa Mahkemesi, yüce mahkeme kalmalıdır

01 Ağustos 2019 Perşembe

Siyasal bilgiler fakültesinde siyaset ve kamu yönetimi doktorası yapıyordum. Anayasa Hukukçusu Mümtaz Soysal’ın dersini hocanın kıt not korkusundan bir tek ben seçmişim. Anayasa Mahkemesi üyelerinin sosyo-kültürel ve ekonomik geçmişlerini belirleyip verdikleri kararlarda etkisi olup olmadığını araştıracağız. Bunun için de parti kapatılması gibi kritik konularda 7’ye 8 alınmış kararları belirledik. Yaşayan bütün mahkeme üyeleriyle görüşmüştüm, ne kadar saygın kişilerdi ve sosyo-kültürel geçmişlerinin kararlarına etkisi hemen hemen yok gibiydi. Anayasa Mahkemesi üyeleri görevden de alınamadığı için kararları tam bir tarafsızlık içinde hukuka uygun almaları mümkün görünüyordu. Bir de şimdiye bakın: Anayasa Mahkemesi üyelerini kim atamışsa onun beklentileri doğrultusunda karar alıyor diye bir inanış hâkim. İç hukuk yollarından sonuncusu olan Anayasa Mahkemesi, adalet konusunda son güvencemiz değil mi? Kanun Hükmünde Kararname denilen ve hukuksuz olduğu ayan beyan kararlarla yüz bine yakın insan işinden gücünden, hatta hayatından oldu, “sivil ölüm”e mahkûm edildi! Bunların içinde “Barış istiyoruz” diyen akademisyenler de var, bir bankada hesabı olanlar da, bir seyahat şirketinden tur satın almış olanlar da. Kamuda görev yapamıyorlar. Adeta yaşam hakları ellerinden alınıyor. Bırakın gideyim diyorlar, pasaport da yok. Yetmiyor bitmiyor, bir de davalar açılıyor, içeri atılıyor, hapis yatıyorlar. Zulmün adı KHK. Anayasa Mahkemesi en son olarak şiddete başvurmadan fikir beyan etmenin “hak ihlali” olduğuna karar verdi. Ancak hayli tedirgin edici bir karar: 8’e 8 üye ve başkanın oyu iki sayılarak alınmış.

Atayana göre karar
Şimdi yapılan haberlerde Abdullah Gül’ün atadığı iki üyenin emeklilik süresinin yaklaştığı, bu iki üyenin yerine de Erdoğan’ın atama yapacağı ve böylece mahkemenin yapısının Erdoğan’ın atadığı üyelerin çoğunluğuna geçeceği tehlikesine işaret ediliyor. Bir hukuk devletinden bunun lafı bile olmaz! Anayasa Mahkemesi gibi bir yüce divana seçilen üyenin artık onu atayan kişiyle alakası olmaz. Sadece hukuk ve vicdanıyla karar vermesi beklenir. Ama öyle bir yönetim biçimindeyiz ki, tek adamın kararı, tek adamın fikri, tek adamın emri geçerli! Japonya’ya gidiyor, hasbelkader çay içme töreninde kadın üniversitesinde bulunuyor, pek beğeniyor, YÖK’e emir veriyor, kadınlara özel üniversite açılsın çalışmaları yapılıyor. Geyşa yetiştirecekler herhalde! Anayasa Mahkemesi’ne üye atıyor, onun atadığı üyeler onun fikirleri doğrultusunda karar veriyor. Üniversitelere rektör atıyor, o üniversite rektörleri, o üniversitenin öğretim üyeleri tarafından en az oyu almış olanlar arasından seçiliyor ve tabii kendilerini atayan kişinin kulu kölesi oluyor.

1071 komedisi
Şimdi onlar AYM’nin bu hukuki kararına karşı bildiri yayımlayıp göze girmeye çalışıyor. Hem de trajikomik bir biçimde, güya 1071 öğretim üyesi imza atmış. İmzacıların bir kısmının haberi bile yok, bir kısmının imzası mükerrer sayılmış. Olsa ne olacak? Malazgirt Savaşı’nın tarihiymiş de, bu milliyetçi bir tepkiymiş de. Gülemiyoruz bile. Sadece acıyoruz bu duruma düşürülen akademyaya! Ve umut ediyoruz ki her kim atarsa atasın, yüce mahkemeye seçilen yargıç, sadece adaletin terazisine göre karar versin. Vicdanını, adını, şanını düşünsün.
Bana gelince: Akademik kariyerimi anayasa hukuku dalında sürdürmek istiyordum. Gençlik heyecanı, 12 Eylül gecesi bir öfkeyle telefona sarılmış, “Bu ülkede on yılda bir darbe oluyor, ben anayasa hukukçusu olmayacağım, hangi birini öğreneyim, hangi anayasayı savunayım” demiştim Mümtaz Hocama, gülmüştü. Anayasa hukukçusu olamadım. Akademide de kalamadım, ilk YÖK tasfiyesinde kendimi dışarıda buldum. Zaten çok sevdiğim mesleğime, gazeteciliğe döndüm. Orada da tutunacak dal bulabilmek kolay olmadı. Bu ülkede artık ne hukukçu, ne anayasacı, ne akademisyen ne de gazeteci olunuyor durumuna mı geldik? Yazık.