AKP, 15 Temmuz’u kitleselleştiremiyor; çünkü...

18 Temmuz 2019 Perşembe

Türkiye, 15 Temmuz tartışmalarıyla bir hafta geçirdi. Zaten Ergenekon davaları dolayısıyla FETÖ’nün marifetleriyle boğuşuyorduk. Halbuki bu tartışmalar hep güdük kalmaya mahkûmdu. Çünkü AKP’nin Türkiyesi’nde aslında artık yakın tarihi konuşmak mümkün değil. Ağzını açıp konuşan herkese, sözleri arasından seçilecek kelimelerle hemen “FETÖ’cü” damgası vuruluyor. Kimsenin, iktidarın yakın tarih analizlerinden farklı bir şey söyleme hakkı yok. Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı veya Abdi İpekçi’nin 27 Mayıs yorumları şimdi yayımlansa, hemen “FETÖ’cü” ilan edilirler! Hatta Fransız Devrimi’nin serüvenini aktarmaya kalksalar, bir adım sonra Danton ve Robespierre de FETÖ’cü ilan edilir bu ülkede! Dolayısıyla geçiniz! Menderes’in tartışmasız demokrasi kahramanı olarak sunulmasının şart haline geldiği bir ülkede tarihi yorumu yapamazsınız.

Gündeme taşınamayan sorular
Ama en azından şunları söyleyebilirsiniz: Ey AKP’nin sayın vekilleri, siz o korkunç darbenin Parlamento’da araştırılmasına neden karşı çıktınız? FETÖ’nün siyasi ayağının deşifre edilmesinden neden bu kadar çekiniyorsunuz?
Bir de tabii AKP’nin bu konuda kitleleri ayağa kaldıramamasının arkasında, bazı tavırlarının samimi bulunmaması var. Nedir bunlar? Ömür boyu “kandırıldık” kelimesinin arkasına sığınacak şekilde, önünüzü hiç göremediğinizi itiraf ediyorsunuz. Peki, 17 Temmuz sabahından itibaren “CHP’liler ve Atatürkçüler bizi yıllardır ikaz etmişlerdi, meğer onlar doğruyu görmüş, bizi affedin” denilmez mi? Mahcup bazı kısık sesli “kandırıldık” sözleri dışında, bu itirafları hiç yapmadıkları ve Atatürkçü kitlelerden, Ergenekon- Balyoz mağdurlarından hiç özür dilemedikleri gibi, Bank Asya’ya üç kuruş para yatıran garibanları bile suçlu ilan ettiler! Bu da yetmedi, FETÖ’nün yöntem mirasından başka hiçbir şey olamayacak şekilde, uydurma senaryolarla SÖZCÜ’nün patronu ve yazarlarından, Meral Akşener’den FETÖ’cü çıkarmaya kalkışılması, insanları daha da soğuttu. Mahcubiyetlerini, saldırganlıkla örtmeye kalkmaları, onları tamamen güvenilmez kılıyor. Ayrıca artık herkesin bildiği gibi, FETÖ’ye savaş açan iktidar, şimdi de, başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere, başka bir cemaate sırtını dayama zaafından kurtulamadı. Halbuki Atatürk’ün “Türkiye şeyhler dervişler, müritler ülkesi olmayacak. En hakiki tarikat, uygarlık tarikatıdır” sözlerini şiar edinseler, başlarına bu felaketler gelmezdi. Veya darbeden 7 yıl önce Parlamento kürsüsünden rahmetli Kamer Genç’in “FETÖ’nün en büyük zararını siz göreceksiniz Türkiye’de büyük bir tehlike var” sözlerine karşı, kürsüye saldıracaklarına, bu ikazın derin anlamını algılamaya çalışsalardı yine o korkunç saldırıyı Türkiye yaşamazdı.

AKP’nin FETÖ’yü dokunulmaz konuma taşıyışı
40-50 yıl boyunca sağ siyasetin orta yerinden tünel kazıp Atlantik’in öteki ucundan çıkıp kaçan Fethullah Gülen, çeşitli partilere mensup sağcı siyasetçilerin birçoğunu kendisine mürit haline dönüştürmüştü. Tüm bu iktidar müptelası siyaset meraklıları, birbirleri arasında çetin bir yarışa girişmişlerdi: FETÖ’ye kim daha çok övgü yağdıracak, kim konuşmasında daha çok ağlayacak veya ağlatacak? Neler gördük neler! Ne başbakanlar, ne bakanlar, ne milletvekilleri, ne kurum başkanları bu iptidai yarışların parçası oldular, neredeyse bir peygambere seslenir gibi yağcılık ve bağlılık yarışına giriştiler! Kutlu doğum haftası ve Türkçe Olimpiyatları komedyalarını hatırlayın!
AKP iktidarı 2002 Kasımı’nda başladıktan sonra, ilginç bir savaşa şahit olmuştuk: Her yıl Yüksek Askeri Şura toplantısında (YAŞ), Genelkurmay Başkanı ve yüksek rütbeli komutanlar, anti-laik faaliyetleri-tavırları ve isimleri tarikatçılık istihbaratlarına karışan çeşitli askerleri, subayları, komutanları, askeri hâkimleri “disiplinsizlik-kurallara uymama” gerekçesi üzerinden ihraç talebiyle o masaya taşırlardı. Orada önce Abdullah Gül, sonra Tayyip Erdoğan, neredeyse her zaman o ihraçlara karşı çıkar, karara “muhalefet şerhi” koyarlardı. Nereden bilebilirlerdi ki, o toplantılarda varını yoğunu ortaya koyarak savunduğu o subaylar, aradan bir 10-12 yıl geçtikten sonra kendisinin altını oymaya çalışacak Fethullahçı terör örgütünün elebaşıları olarak karşısına çıkacaktı! Halbuki TSK yapısı içerisinde komuta kontrol kademesi çerçevesinde kendi biriminde çalışan kişinin raydan çıkmış izleriyle karşılaşan subaylar ve komutanlar, silsile yoluyla bunu üst birimlerine rapor ediyorlar ve belirli bir ölçüde TSK’nin sağlıklı bir bünye koruması mümkün olabiliyordu. Çünkü oyçokluğuyla, askerlerin dedikleri gerçekleşiyordu!
2011 yılında ise, dönemin Genelkurmay Başkanı ve diğer kuvvet komutanları topluca istifa edince büyük bir deprem yaşandı ve Yüksek Askeri Şura’da Erdoğan ilk defa yanında Genelkurmay Başkanı olmadan masaya tek başına oturdu. O istifaları hiçbir zaman mazur görmedim ve mevzi terk etme saydım. İstifa etmeyen tek Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel, bir haftalığına Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildikten sonra, TSK’nin zirvesine taşındı. O günden itibaren, Erdoğan YAŞ toplantılarında, hiçbir çatlak sesle karşılaşmadı. Karşısına artık hiçbir “dinci subay” dosyası taşınamadı veya taşınmaya yeltenenler bunu tamamına erdiremediler! O günden sonra 15 Temmuz’da girişilen alçak FETÖ darbesine kadar, tam 5 koca yıl geçti. Artık Fethullah Gülen’in TSK bünyesine sızdırdığı Cumhuriyet düşmanlarına “DUR” diyen kalmamıştı ve adeta dokunulmazlıkları ilan edilmişti! Gerek o 5 yılda, gerek ondan önceki 20 yılda, durmadan Fethullahçıların devletin her kademesine sızmasına göz yumulmasını ve hatta teşvik edilmesini deşifre ettik, olayların üstüne gittik. Laik Cumhuriyetimizde, dine yakın siyaset yapanlar, bu yorumlarımızla her zaman alay ettiler, hatta bunları bize karşı saldırı malzemesi olarak kullandılar. 15 Temmuz gecesi, maalesef körelmişliklerinin çıkar kavgalarının kaçınılmaz bedelini ödediler. İktidar ve FETÖ neden kavga ettiler? İdeolojik veya yaşam tarzı ayrılıklarından mı? Yoksa pasta paylaşımından mı? Siz karar verin! Karar verin ve AKP’ye de bildirin lütfen, çünkü bu konuda hâlâ kafası en karışık olan onlar!