Disiplin, çalışmak, saygı

Her alanda eğitimin ilk sırada olduğu Japonya’da miladın 1868 yılında Meici dönemi ile başladığı anlatılıyor

Mustafa Balbay
12 Temmuz 2019 Cuma, 21:59

Görevliler vagona her girişte ve çıkışta eğilerek yolcuları selamlıyor.

SUNUŞ Japonya’ya 1990 yılında gitmiştim. İkinci kez 29 yıl sonra geçen günlerde gittim. O günden bu yana hiç değişmeyen şeyler de gördüm, olağanüstü bir değişime de tanık oldum. 2020 olimpiyatlarına ev sahipliği yapmaya hazırlanan Japonya, dünyaya sanki yeni bir şey söylemeye hazırlanıyor. Dünyanın ilk üç ekonomisi arasında yer almak yeterli bir anlatım değil. 

Robot teknolojisini akla gelmeyecek alanlara kadar yayarken yüzyıllar öncesinden kalan geleneklerini bırakmamaları, bir saat önce üretimi başlamış bir buluşa tanıklık ederken tulumbadan su içmek “zıtlıklar ülkesi” diye tanımlanabilir.

Sadece Türkiye’de değil, dünyada da Japonya deyince ilk akla gelen sözcüklerden biri “mucize” olur. 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın büyük yıkımından sonra bir kuşak içinde, 1964’te olimpiyat düzenleyebilecek konuma gelmek, mucize olmasa bile olağanüstü bir sıçrama. 1964’ten 1980’lere daha büyük adımlar atan Japonya, teknoloji başta olmak üzere sanayi toplumunun hemen tüm ekonomik atılımlarını gerçekleştirdi. Bunu yaparken geleneklerinden de büyük ölçüde vazgeçmedi.
Bugünkü Japonya’ya gelişte “milat”, 1868’de başladığı kabul edilen Meici dönemi. İmparator Meici, “Mademki dışa açılmak şart oldu, ne yapalım” sorusuna Avrupa’ya temsilciler de göndererek yanıt aradı. Yapılması gerekenlerde birinci sırayı şu alıyordu:
Eğitim... Her alanda eğitim...
2018’de 150. yılı kutlanan “Meici restorasyonu” bugün de temelleri ve sonuçlarıyla gündemde olan büyük bir adım.

Tokyo’da evsiz var, kitapsız yok.

Evsiz var kitapsız yok!
10 günlük Tokyo, Hiroşima, Osaka, Kyoto gezisi boyunca hiç dilenciye rastlamadık. Ancak köprü altında yaşayanları gördük. Yanlarında küçük bir sırt çantası, çevreyi kirletmeden, arada sigara tüttürerek alternatif bir yaşam sürüyorlardı. Sadece onların fotoğrafını çekerken zorlandım. Pek izin vermek istemediler. Ancak arada poz veren de oldu.
Kimi evsizler, gruplar halinde oturuyorlar. Yüz ifadelerine bakılırsa keyifleri yerinde. Yanında gazete bulunduran da var. Dünyada en çok satan ilk 10 gazetenin 7’si Japonya’da yayımlanıyor. Dünya birinciliği Japon Yomiuri Shimbun’da, tirajı 14 milyon.
125 milyonluk Japonya’da günde 70 milyon gazete satılıyorsa, evsizlerin de gazete okuması doğal karşılanabilir. Ancak Ameyoko Caddesi’ne giderken gece vakti, köprü üstünde sokak lambasının altında kitap okuyan bir evsiz görünce, “Bu fotoğraf kaçmaz” deyip düğmeye bastım.
Fotoğraf, istatistiklerin aynasıydı; ülkede bir kişi yılda ortalama 25 kitap okuyor.
Metroda her üç kişiden birinin kitap ya da gazete okuduğunu söylemeye gerek yok. Gözlemlerimizi birleştirince Japon mucizesinin birinci halkasını eğitim oluşturuyordu.

Taksi şoförü ile randevu
Zamanı iyi kullanmak için Tokyo tren istasyonuna taksiyle gitmek gerekti. Yollarda rastgele taksi çeviremiyorsunuz; duraklarda ve cadde başlarındaki ceplerde bekliyorlar. Kaldığımız otelin resepsiyonuna hemen taksi isteğimizi söyledik. Görevli yandaki koltuğu gösterip “oturun, bilgi vereceğim” dedi. Saat 07.00 sırlarıydı.
Az sonra çağırdı:
“Şu plakalı taksi 07.05’te gelecek. Gideceğiniz yerin tutarı şu kadar Yen, yaklaşık şu saatte orada olursunuz...”
Tam 07.05’te siyah kravatlı, beyaz gömlekli, siyah takım elbiseli 30 yaşlarında bir genç içeri girdi. Otelin müşterilerinden biri olduğunu düşündüm. Resepsiyona yöneldi, demek ki rezervasyonu var, belki bagajı arkadan gelecek. Otel görevlisi bizi gösterdi.
Gelen taksi şoförüymüş.
Burada direksiyon sağda. Taksiye soldan binip oturduk. Tam önümüzde taksi şoförünün fotoğraflı mesleki kimliği, küçük bir tabela şeklinde duruyor. Bu disipline yaşamın hemen her alanında tanık olduk.
Japon mucizesinin ikinci halkası da buydu: Disiplin.
Japonlar genel olarak yardımsever insanlar. Sıkıştığınız an, istediğiniz soruyu sorabilirsiniz; bir sorumluluğu yerine getirirken hariç. Örneğin, hızlı tren istasyona yaklaşırken, bir görevli en başta bekliyor. Doğrudan bir işi yok, ama gözü trenin yanaşmasında, kendiliğinden sıraya girmiş biniş yolcularının çizgi üzerindeki duruşunda. O sırada görevliyi iki yakasından tutup sarsanız gözünü o hattan ayırmıyor. Hani, “Annen öldü” deseniz, “Az sonra söyle” diyecek kadar iş disiplinini bozmuyorlar.
Japonların 20’nci yüzyılın ikinci yarısı boyunca gösterdiği büyük sıçramanın altında yatanlar değişik şekillerde sıralanabilir. Bizim gözlemlerimiz bu yukarıda aktardığımız gibiydi. Bütün bunlara bir de bilgi birikimini eklemek gerekiyor. Japonlar gibi Almanlar da İkinci Dünya Savaşı’ndan ağır yenilgi ve yıkımla çıktılar. 1945 sonrası hemen kalkınma hamlesi başlattıklarında Almanlara yıkılmışlıklarını anımsatıp sordular:
- Neyle kalkınacaksınız?
Yanıtları şu oldu:
“Bizim üniversitelerimiz var...”
Japonlar da geçen yüzyıllardan gelen bilgi birikimlerini anımsatarak, Hiroşima’ya atılan atom bombasına gönderme yapıp şöyle diyorlar:
“Bilgiye bomba işlemez...”
Bir örnek verelim: Yüzölçümü Türkiye’nin yarısı kadar, beşte dördü dağ, göl ve benzeri tarıma elverişsiz alanlardan oluşan Japonya’da 17’nci yüzyıldan kalma Miyazaki Antei’nin derlediği tarım el kitabı on ciltten oluşuyor!
Teknoloji bölümünü yarın işleyeceğiz.

BİR JAPON GÜNDE KAÇ KEZ SELAM VERİR?
Tokyo’dan Hiroşima’ya gidecek tren, biletin üzerinde yazdığı gibi 08.03’te hareket etti. 811 kilometrelik yolu hızlı trenle 4 saatte alacağız. Yol üzerinde Yokohama, Nagoya gibi şehirlerde yolcu indirip bindirme, Kyoto’da hat değişimi her şey dahil. Tren hareket ettikten hemen sonra bir görevli elindeki listeyle karşılaştırıp yolcu durumunu kontrol etti; vagondan çıkarken geri döndü, başını belinden itibaren hafifçe eğip vagonu selamladı. Aklıma ilk şu geldi:

Demek ki, işini çok seven insalcıl bir çalışan, vagonu terk ederken saygıyla geri dönüp selamlıyor.
Az sonra bir başka görevli geldi; o da bizim vagondan ötekine geçerken klasik Japon selamını verip gitti...
Az sonra önünde arabayla çay-kahve satan görevli vagona girdi; o da aynı selamla çıktı...
Hem vagona girerken hem çıkarken aynı şekilde selamlıyorlar.
İnat ettim, her görevliyi izlemeye aldım. Arada biri selamı yarım verdi, onun dışında ihmal eden olmadı. Türkçede bir deyim vardır: Hürmet, edileni değil edeni yüceltir.
Bu sözü anımsadım. Memur, bizi saygıyla selamlıyordu, ama aslında saygın durumda olan oydu. Tokyo’dan Hiroşima’ya, Osaka’ya ve Kyoto’ya gidiş-geliş 6 kez hızlı tren kullandık, tümünde aynı saygı vardı. Yolcuları selamlarken işlerini hangi ciddiyetle yaptıklarını da göstermiş oluyorlardı.
Japon mucizesinin dördüncü halkası da bize göre tamamlanmış oldu: Saygı.
İşe saygı, kendine saygı, karşındaki insana saygı, ülkene saygı...
Japoncaya ilişkin tanımlardan biri de şu:
Saygı dili...
Japonca “argo” bakımından çok sığ! En ağır sözcük şu:
Aptal!

Kaldırımı toz bezi ile silen temizlik görevlisi. Ne iş yapıyorsan, en iyi
şekilde yap.

Çalışmak, çalışmak, çalışmak...
Tokyo Yoyogi Parkı, içindeki büyük Meici Tapınağı’nın yanı sıra asırlık ağaçlarıyla da ünlü, Japon bahçe sanatının güzel örneklerinden biri. Parka çıkan yollar insana, “Güzel bir yöne doğru gidiyorsunuz” der. Öylesine temiz, geniş kaldırımlarda yürürsünüz. “Dünyada aynı anda karşıdan karşıya en çok insanın geçtiği” Şibuya’daki baş döndürücü kalabalıktan sonra Yoyogi Parkı’na yönelen caddeler güzel bir soluklanmadır. İşte bu caddeler, ev süpürgeleriyle temiz tutulur. Bir ağaç dibindeki küçücük çöpü bile göze batan bir kütük gibi özenle süpürürler. 

Bu kişiler arasında yaşı 70’i çoktan geçmiş bir nineyi görebilirsiniz. Hem işini öyle bir ciddiyetle yapar ki; sanki evinin içini temizliyor, az sonra misafirleri gelecek.

Ne yapıyorsan iyi yap
Tokyo’nun 24 saat ayakta kalan, hiç uyumayan bölgelerinden Asakusa’da, Tokyo’yu ortada, ikiye çoğaltan Sumida Irmağı’nı arkamıza alıp yürürken geniş kaldırımda bir görevli dikkatimizi çekti; elinde bir bezle kaldırımda diz çökmüş yer siliyordu. İster istemez durduk. Kaldırımın ortasındaki görme engellilerin yürümesini kolaylaştıran sarı hattın kimi yerlerindeki katılaşmış toz öbeklerini siliyordu.
Çalışmanın yaşı yok...
İşin iyisi-kötüsü yok...
Her ne yaparlarsa yapsınlar en iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar. Bu da şehre “temiz bir çevre olarak” yansıyor.

Japon mucizesi
Diyelim ki, bir şirkette genel müdürsünüz. Başarılı bir çalışma sürecinden sonra veriminiz düşmeye başladı. O sorumluluğun gerektirdiği tempoda çalışamıyorsunuz. Size şu öneriliyor:
“Artık bu makamda daha verimli olamayacaksınız. Üç alt kademedeki şu alanda çalışır mısınız?”
Buna çoğunluğun yanıtı “evet” oluyor.
Çalışanların şirketleriyle bağı öylesine güçlü ki, adının devamında soyadını söylemek yerine, çalıştığı şirketi söyleme geleneği yaygın. Bir yerde işe başladığınızda, olağanüstü planlamalarınız yoksa, oradan emekli olacaksınız demektir.
Japon mucizesinin üçüncü halkasının, “çalışmak, çok çalışmak” olduğunu her yerde görüyorsunuz.

Japonya’da şehirler aynı zamanda okul. Yaşadığın kenti, ülkeyi tanımak eğitimin bir parçası. Ülkede öğrenciler haftanın belli günlerinde şehri geziyor.

Tüm şehir dershane olunca
Tokyo’nun, içinde 7 müze ve sergi salonu bulunan, ortasındaki büyük meydan ve kiraz ağaçlarıyla ünlü Ueno Parkı’nda, hafta içi gün ortasında üçüncü öğrenci grubuyla karşılaşınca, seferi olmanın da getirdiği cesaretle aralarına daldım. 

Seslendim:

“Sizin bu saatte okulda olmanız gerekmiyor mu? Neden parktasınız?”

İlkokul öğrencileriyle İngilizce anlaşmaya çalıştık. Üstü beyaz, altı koyu renk üniformalarıyla etrafımı kuşattılar. Neden okulda olmadıkları sorumu anlamamalarının nedeni şuydu:

Zaten okuldaydılar!

Gruplar halinde, planlı bir şekilde Tokyo’yu görmek de eğitimin parçasıymış. 

Hemen hangi ülkeden geldiğimi sordular. “Türkiye”nin İngilizcesini, Türkçesini söyledik; olmadı. Türkiye’yi “Turko” diye öğrenmişler. Biri çantasından harita çıkardı, birkaç kişi onun etrafında kümelendi. Türkiye’nin yerini aradılar, buldular. 

Ueno Müzesi içindeki Bilim ve Doğa Müzesi’nin 4 katında da üç kez öğrenci grubuyla karşılaştık. Müzede “dokunmayın”dan çok “dokunabilirsiniz” uyarısı var. Pek çok maden ve yakın geçmişin teknolojik aygıtına öğrencilerin dokunmasını, bilgi sahibi olmasını istiyorlar. Her katta da ayrıca uzman var; öğrenci gruplarına bilgi veriyor. Başta saat, mikroskop, fotoğraf makinesi olmak üzere iki asır öncesinden itibaren Japonya’nın nereden nereye geldiği anlatılıyor. 

Gerek öğrenci grupları ve öğretmenleriyle sohbetlerde gerekse tanıştığım kimi yetkililerle konuşmalarda Japonya’daki eğitim üzerine aldığım notlar, satırbaşlarıyla şöyle:

- İlkokulu bitiren bir öğrenci yaşadığı şehri, liseyi bitiren öğrenci tüm Japonya’yı bilmek zorunda. Örneğin Tokyo’daki öğrenciler haftanın belli günlerinde gruplar halinde şehri geziyor. İlke şu: önce ülkeni tanı. 

- Okulla tanışma 3 yaşında başlıyor. Çocuğa 7 yaşına kadar da yaşadığı semt öğretiliyor. 

- 10 yaşına kadar sınav yok; öncelikle kendini, kültürünü ve ülkeni tanı yeter.

- Öğrencilere özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndaki büyük yıkım da öğretiliyor. O günlerden bugünlere nasıl gelindiği anlatılıyor. 

- Okuma yazma oranı yüzde 100. Bu hedefe hemen hemen bir asır önce ulaşılmış. Bugünkü hedef, yüzde 90’ları bulmuş üniversite mezunu oranını yüzde 100’e çıkarmak. 1000’i aşkın üniversiteden akla gelecek her alanda üniversite var. Kadın üniversitesini üçüncü bölümde ayrıca konu edeceğiz. 

Yarın: Teknoloji sanattır... Bugünün samurayları mühendislerdir.