Ne kadar sufi olabiliriz?

Tasavvuf tarihine dair çalışmalarıyla kabul gören Prof. Mustafa Kara, “online biat” törenlerinden çalışma hayatındaki “koşturan derviş”lere bugünün dünyasında sufiliği değerlendirdi.

Selin Ongun - Cumhuriyet
02 Temmuz 2015 Perşembe, 20:05

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Mustafa Kara, tasavvuf öğretisinde görüşlerine kulak verilen kıdemli isimlerin başında geliyor. Cevap arayanı çok: Hızı, hırsı, ayrışması bol şu dünyada insan gerçekten sufice yaşayabilir mi? Prof. Kara “Zordur ama mümkündür” diyerek çünküsünü de paylaşıyor.

- Tasavvufun yüzlerce tanımı var ise özellikle içinde bulunduğumuz şu günlerde, ramazan ayında, söze nasıl başlarsınız?

Şöyle başlayalım: Dinin temel terimi imandır. İmanın yeri ise kalptir, gönüldür. Buradan hareketle şu söylenebilir: Dini hayat kalp merkezli bir hayattır. Din eğitimi gönül eğitimidir. Buna ahlak eğitimi de diyebilirsiniz. İşte tasavvuf burada karşımıza çıkıyor. Tasavvufun yüzlerce tanımı var. En kısa olanını söyleyeyim: Tasavvuf ahlaktır. Peygamber efendimiz ise peygamber olarak görevlendirilişini açıklarken bu kelimeyi kullanmıştır: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Tasavvufi hayatı yaşamak isteyenlere ilk günlerde verilen ders şudur: Az ye, az uyu, az konuş. İnsan ruh ve bedenden meydana geldiği için ibadetlerimiz de bu özelliği taşır. Mesela oruç, bedenimizin bazı ihtiyaçlarına “hayır” diyebilme iradesine dayanır. Fakat hedeflenen şey bedenin olgunluğu değil ruhun olgunluğudur. Ramazan midemizin değil kalbimizin doyduğu aydır. İbadetler hayatımızın en ciddi işidir. Fakat onları bazen oyun ve eğlence ile birlikte icra etme yanlışına düşeriz. “Ramazan eğlenceleri” terimi yüz yıldır var olan yanlışımıza işaret ediyor. Bütün ibadetlerimizin can düşmanı ise riya ve gösteriştir. Bütün “sermaye”mizi alıp götürür. Riya kaş yaparken göz çıkarmaktır. Ramazan ayında bunlara dikkat edebilirsek, dertlilerin dertleriyle ilgilenebilirsek gönül dünyamız bayram eder. Her gün açlıktan ölen çocukları düşünebilirsek orucumuz oruç olur.

Tüketim ejderhaları...

- Tasavvufi yaşantıdaki değişimleri nasıl yorumluyorsunuz? Mesela artık, online biat töreni de yapılıyor, internet üzerinden irşat faaliyeti de yürütülüyor. Bunlar tasavvufun ruhuna uygun mu? Yoksa kaçınılamaz durumlar mı?

“Değişmeyen tek şey değişimdir” doğru. Önemli olan olgun mümin olma noktasıdır. Bu noktaya ulaşmak için kullanılan araçları tabu haline getirmemek gerekir. Fakat bu geleneği reddetmek anlamında değildir. Gelenek çok değerlidir. Çünkü insanoğlunun tecrübesini saklamaktadır. Gelenek, yüzyılların eleğinden geçmiş emeğimizdir. Buna yeni yollar ilave edilebilir. Mesele özü yakalamaktır. Alet edevata takılıp kalmak değil. Bu da istismarcıların becerebileceği bir iş değildir. Günümüz tasavvuf dünyasının en büyük problemi yasak olması sebebiyle bir kontrol mekanizmasının olmaması ve “erken kalkanın şeyh postuna” oturmasıdır.

- Tasavvuf öğretisinde “dünyadan el etek çekiniz” diye bir telkin yok. Oysa insanlarda tasavvufun bir tür pasiflik getirdiği anlayışı var. Bu neden kaynaklanıyor?

Her sistemin yanlış veya eksik anlaşılan tarafları vardır. “Sağ yanağına vurana sol yanağını çevir” veya “Ne olursan ol gel” demek bir hoşgörü müdür yoksa bir ölçüsüzlük müdür? Kuran’ın, dolayısıyla tasavvufun dikkat çektiği ana konulardan biri de dünyanın, maddenin, para pulun aldatıcılığı, oyalayıcılığı, yol kesiciliğidir. Evet, dünyadan el etek çekmek istenmiyor. El ve eteğimizin kirli ve pis işlere bulaşmamasını istiyor. “Çok olsun benim olsun” anlayışının değil “az olsun helal olsun” düşüncesinin hâkim olmasını istiyor. Doymak bilmeyen kapitalist iştahlara göre bu durum pasiflik hatta “saflık” olarak algılanabilir. Dünyayı cehenneme çevirenler, tabii sınırlarına çekilinceye kadar bu yanlışlıklar sürecektir.

- Cevap arayanı da çok: Hızı, hırsı, ayrışması bol şu dünyada insan gerçekten sufice yaşayabilir mi?

Zordur ama mümkündür. Zordur. Çünkü üç büyük tsunami hepimizi her an tehdit ediyor: Kapitalizm, materyalizm, sekülerizm. Biri paraya, diğeri maddeye, üçüncüsü dünyaya tapıyor. Bunlara rest çekebilmek için daha güçlü donanımlar gerekir. Gönül zenginliği gerekir. Başka bir “gözlük” takmak lazım. Ancak bu yolla hırs ve hızımızın genleriyle oynayarak zengin olanlara kafa tutmak mümkün olabilir. Dinin ve tasavvufun öngördüğü bu sade hayata dönemezsek hepimiz “tüketim ejderhası” olacağız demektir. Bu aynı zamanda insanın ve dünyanın dengelerinin altüst olması demektir. Bu dengesizliği ne çevre bakanlıkları ne de Kyoto sözleşmeleri düzeltebilir. Yanlış kulvardayız. Daha da acı tarafı bunun farkında değiliz. Kesesini ve kasasını doldurmaktan başka hedefi olmayanlar farkına varmamamız için ellerinden geleni yapıyorlar. Bizleri, koca koca insanları oyuncaklarla oyalıyorlar. “Kriz çıkar” diye bizi tehdit ediyorlar. Biz de “kral çıplaktır” diyemiyoruz.

Hayatın içindeki dervişler

- Çalışma hayatının içinde, çalışan, koşturan bir derviş olabilir mi?

Ülkemizde tasavvufi hayat 90 yıldır resmen yasak. İllegalitenin getirdiği bütün problemlere ve yanlış yönlendirmelere rağmen bugüne kadar “tarikata girdim ve dünya işlerini bıraktım” diyen bir dervişle karşılaşmadım. Çünkü tasavvufta böyle bir şey yok. “Dervişler hayattan kopuktur” cümlesi bilgi eksikliğine veya tasavvufu itibarsızlaştırma hastalığına dayanmıyorsa Hıristiyan manastır hayatı ile Müslüman tekkesinin birbirine karıştırılma cehaleti vardır. Fütüvvet ve melamet terimleri hakkında yeterli bilgiye sahip olanlar dervişlerin işyerine mabede girer gibi girdiğini bilirler. Yanlış anlaşılan bir konu da halvet meselesidir. Hastanın karantinaya alınışı gibi bazen mürşid, müridin ibadet yoğun bir dönem geçirmesini gerekli görebilir. Buna halvet denir. Buna yanlışlıkla hayatın bütününde varmış gibi anlayanlar var. Halbuki bu durum geçicidir. Sürekli olan, ideal olan ise şudur: Halvet der encümen. Yani toplum içinde halvet. Toplumun içinde insanlarla beraber olacaksınız ama Allah da içinizde olacak. Allah’ın kullarına Allah için hizmet ederek ipi göğüsleyeceksiniz.

- Tasavvuf, Türkiye’deki kutuplaşmanın aşılmasında katkı sunabilir mi?

Tasavvuf adına insanlara aktardığımız esaslar önemlidir. Toplumumuzda tasavvuf kelimesi sıcak ve hoşgörülü bir atmosferi hatırlattığı gibi soğuk ve bağnazlığı da hatırlatmaktadır. Hangi dine mensup olursa olsun her iki tiple karşılaşmak mümkündür. Bu biraz da insanın doğasıyla ilgili bir meseledir. Kutuplaşmanın önüne geçecek olan formülü aslında herkes ezbere biliyor: Yaradılanı hoş gör yaradandan ötürü. Fakat yetmiyor. Niçin? Çünkü ezberleyen çok fakat yaşayan yok. Bu ilkeyi genlerine kabul ettiren yok. Bunun için Yunus olmak, Yunus’un peşine düşmek gerek. Tarihimizde birçok Yunus gönüllü insan var. Adedi azalmakla birlikte bugün de var. Toplumumuzun onlara ihtiyacı var. Müslüman ülkelerdeki ateşi ancak onlar söndürebilir. Bu ateşi yakanlar Yunus felsefesinin tam karşısında yer alan yobazlardır. İş dönüp dolaşıyor “öz”de düğümleniyor. Yunus’un izini takip eden Niyazî-i Mısrî öyle diyor: Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun! “Ballar balını” bulamayanlar bal kavanozunu dışından yalamaya devam edeceklerdir.

Marazlı kalplerin reçetesi

- Tasavvuf marazlı, paslı kalpleri iyileştirmek, terbiye etmek ile işe başlıyor. İnsanın ruhu “iyileşmek” istiyor ama şartlar onu engelliyor ise sözü neyle tamamlarsınız?

Burada bir “savaş” var. Nefisle cihad işte bu. Tasavvuf kültüründe cephelerde yapılan savaşa “küçük” nefisle, şeytanla yapılan savaşa “büyük” savaş denir. Kalbimizi kir ve paslardan, kin ve kibirden, hırs ve hasetten temizleyerek selim kalp noktasına yükseltmek için güçlü bir iradeye ihtiyaç vardır. Bazı alışkanlıklarımızla hesaplaşmak, bazı tiryakiliklerimizle yüzleşmek gerekiyor. Bazı doğru bildiklerimizin yanlış, bazı yanlış bildiklerimizin doğru olabileceğini unutmamak gerekiyor. Böyle yerlerde insanoğlu “bir bilen”e ihtiyaç duyar. Bu gönül yolculuğunda rehber önemlidir. Beden eğitiminde, sporda hocaya muhtaç olduğumuz kadar burada da muhtacız. Antrenörü olmayan bir dünya şampiyonu var mı? Dervişlerin üçlü formülüyle söylersek bu eğitim için üç şey gereklidir: Zaman, mekân, ihvan. İşte dostlar anlamına gelen bu üçüncü madde “bir bilen”i de içine alıyor. Bir bilene yani mürşide başvurmak insan tecrübesini kullanmak demektir. İnsan tecrübesi dünyanın en değerli şeyidir. Benim de “mürşid”lerimden biri olan Nurettin Topçu’nun o cümleleriyle sonlandıralım: Tasavvuf ehlinin tuttuğu riyazet yolu gerçek bir ruh atletizmidir. Tarik yoluyla irşad ruhlara yönelik bir heykelciliktir. Tasavvuf insan hakikatlerinin kapısıdır. Kuran’ı anlayan ve gerçek imanın yolu olarak onu bizzat yaşayanlar mutasavvıflardır. Çıkış yolu Mevlana ile bulunacaktır. Felsefemizle güzel sanatlarımızı bu kaynaktan çıkarabiliriz.